<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-22716177</id><updated>2011-04-21T11:42:08.637-07:00</updated><title type='text'>imlasizarsiv</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>imlasizarsiv</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04428847703781122760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>28</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22716177.post-114044057542345022</id><published>2006-02-20T04:58:00.000-08:00</published><updated>2006-02-20T05:02:55.490-08:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://photos1.blogger.com/blogger/3712/2315/1600/imlasiz9.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://photos1.blogger.com/blogger/3712/2315/320/imlasiz9.jpg" border="0" alt="" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22716177-114044057542345022?l=imlasizarsiv.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/feeds/114044057542345022/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22716177&amp;postID=114044057542345022' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114044057542345022'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114044057542345022'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/2006/02/blog-post.html' title=''/><author><name>imlasizarsiv</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04428847703781122760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22716177.post-114044031377872811</id><published>2006-02-20T04:57:00.000-08:00</published><updated>2006-02-20T04:58:33.936-08:00</updated><title type='text'>İmlasız/Sabahattin Umutlu</title><content type='html'>hiç de öyle değil. katı olan her şey buharlaşmakla kalmadı. emek sermaye. kitle iktidar. özne nesne ve modern aklın üzerinde biçimlendiği tüm düaliteler neyse ne.&lt;br /&gt;vicdanlarımız da... buharlaşıp küreselleşti. tüm modern projeler gibi bireyin özgürlüğünü es geçip spekülatif bir gelecek tasarımı ile aklın iktidarını meşrulaştırma çabasıyla varlık bulan rasyonal ve nasyonal tüm teoriler tarihin çöplüğündeki yerlerini alırken nasyonal olanı ise çeşitli kılıklara bürünerek aramızda dolaşıyor&lt;br /&gt;-ki son biçimi küresel amerikan faşizmi- ve tüm gezegeni sanal bir toplama kampına  dönüştürdü. dönüştürüyor. burda hemen bir soru. peki yeterince küresel mi direniş... o kaotik kasırga yoksa ordan hissedilmiyor mu...   &lt;br /&gt;ideologların ve teorisyenlerin biricik görevi: kaosa biçim verme hazırlıkları ise tüm hızıyla  sürmekte. sürüyor. kaosa bir türlü biçim verilemezken hepimizin yüzü kaosun biçimini almış bulunuyor. ve artık bir savaş alanıdır yüzümüz. bundan mıdır nedir. kimsenin kimsenin yüzüne de tahammülü yok artık. peki bu bir reddediş yani yoksa isyan mı. o da değil. bu bir esaret ve bir o kadar da cesaret meselesi değil mi... burada harbigerçekbıçağını kendi içimize ve daha da derinlere sokup kanırtmak zamanı değil mi... yani imlasızda olmak imlasız olmayı  gerektirmiyor mu biraz da...     &lt;br /&gt;akıl. iktidar .denge. düzen vs.hepsi bir imla içinde vücut bulurken. aşk. şiir. isyan. devrim ve özgürlükse imlanın bozulduğu yerlerde... daha dün kronstadt. ispanya. italya. bu gün seattle. melbourne. prag. cenova’da ve her yerde bozuluyor imla. çünkü isyan karşısına çıkan ve bir düzen içinde hüküm süren tüm yapıları bozuyor. bozacak  da.&lt;br /&gt;çünkü huzur isyandadır. çünkü isyan her yerde.&lt;br /&gt;karatrenyolculuğuisyanateşimlasız kültür endüstrisinin tüm dayatmalarına ve ‘edebiyat aleminin’ olanca husumetine rağmen bir aylık tehirle de olsa yoluna devam ediyor. ancak bir farkla. imlasıztarışmaplatformlarında sıksık dile getirilen imlasızbirimha karşısındayız. şunu bir kez daha tekrarlamak zorunlu oluyor.&lt;br /&gt;evet imlasız bir imha pratiğidir. bundan da bir şey kaybetmiş değil. ancak bu kez bizim elimizle değil. devletin basın yasasını değiştirmesi ve dergilere daha başka bir düzen verebilme çabasıyla ilgili. yani bürokrasinin de zoruyla imlasız kendini imhaederek postimlasız oldu. fakat iktidarın kimseleri sevinmesin. bu post anarşizmler tarihine hiç de yabancı değil. nietzsche sonrası olarak da bilinen anarşizmlerin deleuze ve foucault’un iktidar karşıtı teorilerinden esinlenen postyapısalcı anarşizmi ifade etmekle birlikte postanarşizmi de içerdiği söylenebilir.&lt;br /&gt;bu günlerde dünya genelinde anarşist teori ve anarşizmlerde tüm makro mikro iktidarları rahatsız ve huzursuz eden bir ilgi ve hareketlilik gözlenmekte iken türkiye’de ise anarşist teori ve anarşizmlere yönelik anarkofobik yaklaşımlar son hızıyla sürmekte. bunlardan imlasız da payını almakta. alıyor. ’edebiyat aleminde’ boy gösteren ve ‘simetrik bir yapı’ uğruna tüm bir şiir tarihini ve tüm şiirselleri elindeki sihirli ‘t cetveli’yle hizaya sokmaya çalışanlara ve ‘2000 kuşağı, olarak lanse ettikleri tamamen spekülatif bir söylemle ‘şiiri özlüyorum’ nidalarıyla ‘t cetveli’nin gölgesinde simetrik bir dizi oluşturanlara bir çift sözümüz var: anarşizme ve anarşizmler içinde kendini ifade edenlere husumetiniz olabilir. ve hatta tahammülsüzlüğünüz de... fakat bunu ifade etmenin başka yolları da olabilir. yani kendini anarşizmlerden ve kültürsanatedebiyatı anarşinin rüzgarıyla bozguna uğratmaktan yana olanların yani imlasızların gıyabında öznesiz bir eleştiriyle  anarşizmi anarşizmleri yargılamak ve iktidarlar adına bunu yapıyor olmak... ne diyelim size bu yakışırdı..&lt;br /&gt;haa bu arada şiir sizi özlemiyor ve  fakat biz sizin özleminizin neye ve nerelere olduğunu çok mu çok iyi biliyoruz. bunu siz de biliyorsunuz. şu açıkça bilinmeli ki imlasızlar hiçbir zaman sizin sandığınız gibi ‘parıldayan yıldızlar’ı  değil, hep kayan ve kaybolan yıldızları izlediler. çünkü tepemizde çünkü durağan yıldızlara da tahammülümüz yok. sonrası mı. tüm iktidar çöpe. yo hayır. çöplüklere.               &lt;br /&gt;unutmadan söyleyelim. peki imlasızın farkı neydi. ne söyledi. ve ne kadarı ‘gerçek’leşmedi... öncelikle şöyle ki. imlasızda söylenenler bu günden yarına. yarından bu güne. başı sonu belli ve tanımlanmış bir amacı. yani sizin dilinizle söylersek projesi olan sözler değildir. şunun bilincindeyiz çünkü: söylendiği andan itibaren eskimeye de başlar sözler ve bir  projeler mezarlığıdır tüm ideolojiler.&lt;br /&gt;imlasız modern bir proje değil. projeyse hiç değil. anarşist birdilsürçmesimlasız olsa olsa yoldan çıkıp özgürlüğün yoluna düşenlerin patikalarda bıraktıkları izler. karakalemeskizler ve fırça darbelerine direnen yüzler...&lt;br /&gt;evet biraz aksiyiz. despotik aklın. iktidarın ve her türden hükümranlığın aksineyiz. aklın ve iktidarın dahili hattından yayın yapan yazar. şair. sanatçı kimliklerinin ve bu kimlikler aracılığıyla tekelcikültürendüstrisinin meşrulaştırılması adına gençleri ‘bir çeşit fena muamele yoluyla’ ödül manyağı yapmaya çalışanların da aksine... söylemek zorunlu oluyor. şiir yazan birine ödül vermek  şiir yazanı ne kadar şiir yazmaya özendirirse devlet de yoksulları ve mülksüzleri vergi vermeye o kadar özendirebilir. yıkılası tüm kurumlar gibi yazarlık.sanatçılık şairlik ve ödül kurumu vs. tüm mikroiktidarlar sizinle de hesabımız var. hesaplaşacağız.                           &lt;br /&gt;apolloncu paranoyak aklın örgütlü saldırganlığına karşı dionysosun özgürlükçü düşler dünyasından yanayız. imlasızda ve anarşist teoride ‘bütünlükçü bir söylem’ ve hatta’anarşist bir bütünlük arayan ‘sefaletin edebiyatı’nı yapanlara ‘teori sefillerine’ bir hatırlatmamız var. bakın bakalım kimler kimleri birlik ve bütünlük adına itaate çağırıyor ve zorluyor... çünkü düzen. çünkü düzenin mevcudiyeti ve meşruiyeti için ‘birlik ve bütünlük’ içeren söylemler ne kadar gerekli ise özgürlükten yana olanlar içinde parçalanma. kaos yani anarşi de işte o kadar gereklidir...                              &lt;br /&gt;bir anarşist orkestradır imlasız... ve kaotik armoniler...           &lt;br /&gt;evet imlasızdayız. çünkü aşk. çünkü şiir. çünkü isyan imlasız...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22716177-114044031377872811?l=imlasizarsiv.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/feeds/114044031377872811/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22716177&amp;postID=114044031377872811' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114044031377872811'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114044031377872811'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/2006/02/imlaszsabahattin-umutlu.html' title='İmlasız/Sabahattin Umutlu'/><author><name>imlasizarsiv</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04428847703781122760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22716177.post-114044010816328549</id><published>2006-02-20T04:54:00.000-08:00</published><updated>2006-02-20T04:55:08.273-08:00</updated><title type='text'>ÜÇ GÜL/Hüseyin Peker</title><content type='html'>Yaprakları solan, güz çiçeklerine benzemişsin&lt;br /&gt;sen ! 1945 lerin ucuz çeliği, caddelere asfalt döken&lt;br /&gt;fabrika bacasına döndüren; makinalı tüfek yuvalarını&lt;br /&gt;zafer tanklarıyla çarşı dolaşanların arasında kısa pantolon&lt;br /&gt;annenin sakallı kuş olduğu dönemde&lt;br /&gt;babanın da kısa kuyruklu&lt;br /&gt;kardeşlerin sahte mektuplar&lt;br /&gt;kocaya gönderildiği yıllarda ablaların&lt;br /&gt;sen! Bu koca İzmir’de talan edilen günlerin yeşil saksağanı&lt;br /&gt;öttün durdun büyümek adına&lt;br /&gt;ne oldun, ne oldun deniz kulağı?&lt;br /&gt;hani babanın iğreti bacaklarla sokulduğu küçük nöbetlerde&lt;br /&gt;seyrettin içine alamadığın dünyayı&lt;br /&gt;kustun Nihat’ın örtüsüne&lt;br /&gt;sonra, sonrası ne, şehir büyüyordu kavram olarak sende&lt;br /&gt;İstanbul doğal düzlüğüyle&lt;br /&gt;Ankara dal desenleri içinde&lt;br /&gt;İzmir’se işaretli oyun kartları&lt;br /&gt;oyun oynuyorsun kendi dürtünle&lt;br /&gt;o küçük balon getiren sevgililer&lt;br /&gt;balonları uçuran senin üzerinde&lt;br /&gt;üç sevgili: kızların evine sabah giren öğlen ve gece&lt;br /&gt;iyisi mi sen mavi kanatlı saksağanlara boşver&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen Sivas yangınlarını atlattın, Asım Bezirci&lt;br /&gt;haykırıyordu oysa: yazma tüm duyduklarını &lt;br /&gt;beklet onları, cennet düşleridir yazdıkların&lt;br /&gt;Metin’i tanımamıştın daha, Doktoru, hepsi yandılar&lt;br /&gt;Şirin ilk yanığı&lt;br /&gt;Kahraman Maraş’ta 1976 da, kapılara çarpı işareti koydu&lt;br /&gt;dipte yürüyen adamlar&lt;br /&gt;çarşaflılar,o gönüllü savaşçılar&lt;br /&gt;sahi Harun Karadeniz’le hangi yokuşu çıktın?&lt;br /&gt;ona ne sordun Nihat’ın yanında?&lt;br /&gt;soylu çocukları bu dünyanın&lt;br /&gt;bir berberde Deniz’in, Mahir’in, İbrahim’in adını yüzüne kazıdın&lt;br /&gt;Burun deliklerin anlatmaz seni&lt;br /&gt;suyun yumuşatılması gerek çünkü&lt;br /&gt;su atıyorlar dünyanın üstüne&lt;br /&gt;geldiğin çağ, bu çağ değil&lt;br /&gt;ibne demek için sıraya dizildiler kaya yarıklarında&lt;br /&gt;tahta duvarlar ateşlendiğinde&lt;br /&gt;İzmir’i bir kez daha saçaklı bayraklara bürüdüler&lt;br /&gt;Çiftliklere taşındın, evlendin iç kentte&lt;br /&gt;saklandın iki duvar arasına&lt;br /&gt;düz aynalar yansıttı seni&lt;br /&gt;Turgut Uyar, Cemal, döl değişimi&lt;br /&gt;yansıtmıyordu dönemin dergileri seni:&lt;br /&gt;Devinim’in rengi, Soyut’ta kanal derinliği, ırmak atı Yeni Dergi&lt;br /&gt;bir de Refik, Veysel, Sina, şair diye kardeş saydın hepsini&lt;br /&gt;depremde üç kuşak birden öldü senden:&lt;br /&gt;17 ağustos, Gölcük’te, İzmit’te .&lt;br /&gt;hepsinde yerle bir oldu kurduğun garajın üstü&lt;br /&gt;gitti senin kavak sarayı&lt;br /&gt;yalnız doğdun, yalnız gittin sen&lt;br /&gt;şimdi yüzün beyazdan bir çiçek örtüsü&lt;br /&gt;görünme kimseye, ürpertiyor benzersiz kirliliğin&lt;br /&gt;her şeyi bitirmiş birinin dil tutukluluğuyla&lt;br /&gt;aç biranı dök şehrin üstüne&lt;br /&gt;İzmir’e üç yudum, Ankara’ya uşaklık yap, şampanya patlat&lt;br /&gt;İstanbul fırfırlı yaprak senin için&lt;br /&gt;Son kadehi dök üstüne&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç ayaklı biri doğuyor senden&lt;br /&gt;bilerek yapılmış hata say kendini &lt;br /&gt;piyadelere yol aç düşman hatlarında&lt;br /&gt;ört üstünü radyo bağlantılarıyla&lt;br /&gt;nöbeti karşılamayı öğren&lt;br /&gt;titre kendi kendine&lt;br /&gt;ölüm bir elektrik boşalmasıdır&lt;br /&gt;işlev bozukluğu yarat üzerine&lt;br /&gt;Titre bilinç yitiminde&lt;br /&gt;ben seni öğrenemedim dünya&lt;br /&gt;öğrenmedim 4. dünya savaşı&lt;br /&gt;hileli kumar oynuyoruz asfalt üzerinde&lt;br /&gt;giriş deliğinde bir tünelin&lt;br /&gt;felce uğrattım elbiselerimi&lt;br /&gt;şapkamı orta yere fırlattım&lt;br /&gt;tanımayın diye üç gül bıraktım cesedimin üstüne&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22716177-114044010816328549?l=imlasizarsiv.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/feeds/114044010816328549/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22716177&amp;postID=114044010816328549' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114044010816328549'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114044010816328549'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/2006/02/glhseyin-peker.html' title='ÜÇ GÜL/Hüseyin Peker'/><author><name>imlasizarsiv</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04428847703781122760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22716177.post-114043999647455780</id><published>2006-02-20T04:52:00.000-08:00</published><updated>2006-02-20T04:53:16.623-08:00</updated><title type='text'>SANAT ve İKTİDAR/Hiçkimse</title><content type='html'>Uzun bir aradan sonra yeniden çıkmaya başlayan ve 10. sayısı ile okurlarına yeniden ulaşabilen mecmu-A'da yer alan  gazi bertal imzalı "imlasızın düşündürdükleri" yazısına imlAsız'ın 7. sayısında bu yazıya gelen yanıtlara bakılırsa benim nicedir oluşmasını istediğim iletişim köprüsü imlAsız ile mecmuA arasında nihayet kurulmuş görünüyor...(Bunu gerçekleştirmek amacıyla mecmuA 10. sayıya gönderdiğim "imlasız ne değildir'e dair kişisel bir bildirge" başlıklı yazımın mecmuA'da yayınlanmasının kabul edildiğini ancak son andaki teknik bir hata nedeniyle gazi bertal'ın yazısıyla aynı sayıda yer alma fırsatını kaçırdığını belirtmek isterim.)  Gönül ister ki bundan böyle diğer anarşist yayınlar (dergi ve fanzinler) da kendi aralarında düşünsel anlamda bu iletişim köprüsünü kendi aralarında kurabilsinler ve bizler bu tartışmalarla donanalım, zenginleşelim.  &lt;br /&gt;gazi bertal'ın yazısındaki sanat karşıtı duruştan sonra başlayan tartışma içinde sanatın çeşitli biçimlerde ele alınarak üzerine düşünüldüğünü görüyor bunu başka bir artı olarak değerlendiriyorum. Ne var ki bu konu da daha yazılacak çizilecek çok şey olduğunu ve tartışmanın henüz başladığıni da teslim etmek gerekir.&lt;br /&gt;Gerçeğin negatif anlamda tahrifatı pozitif anlamda ise yeniden kurulması olan "sanata anarşistler nasıl yaklaşmalıdır" gibi bir soruya yanıt vermek abesliğine düşmeyi hiç mi hiç istemediğimden sorunu kendimce sorular sorarak ele almak isterim. Anarşist düşünce geleneği içerisinde gündelik hayata ait tüm tahakküm biçimleri giderek artan bir sıklıkla ele alınırken (didiklenirken) nedense bu "ali sanat" saltanatı birinci dünya savaşından sonra ortaya çıkan DADA akımından bu yana ciddi bir saldırıya uğramamış görünmektedir. Bu konunun geniş katılımlı bir tartışmayı gereksediği açık olmak birlikte konuya dair kendimce sorulması gereken soruları sormaktan da geri durmak istemem.&lt;br /&gt;Öncelikle "sanat nedir" diye başlamak sanırım tartışmaya bir giriş yapmak için gerekli imkanları sağlayabilir bizlere. &lt;br /&gt;Bu soruya pozitif yada negatif anlamda gerçekliğin yaratıcılar tarafından yeniden üretilmesi/tahrifatı olarak yanıt verilecek olsa bile konuyu "sanat" bağlamı içerisinde ele aldıkça somut bir yere varılabilirmiş gibi gelmiyor bana. Asıl konu sanata esas olan estetiği hayatın içinde doğru yere oturtmak olsa gerek.  Yaşamın estetize edilmesi ekseninden bakınca "sanat" denen kapalı, hiyerarşik ve seçkinci yapının yaşamın estetikleştirilmesine temelde bir katkı sağlamadığını görürsünüz. Nasıl ki "bilim" bir mitos olarak gerçeği kendi tekeline almışsa "sanat" da başka bir mitos olarak gerçeğin tahrifatını kendi tekeline almıştır. Günümüzde medyada "sanatçı" kimliğiyle boy gösteren tüketim kültürü misyonerlerini (taşıyıcılarını) "gerçek"(!) sanatçı olmamakla eleştirmek de bu sorunu hiç çözmüyor... Burada asıl sorun sanat denen kurumlaşmanın varoluşunu yüksek düzeyde seçkinci ve hiyerarşik bir zemin üzerine kuruyor olmasıdır. Buna göre, yaratıcı ve estetize edilmiş etkinliklerin mutlaka sanat kavramı içerisinde tanımlanması gerekmektedir. Hal böyle olunca yaratıcı estetik etkinliğin öznelerini (uygulayıcılarını) sanatçı, bu etkinliğe edilgen yada izleyici olarak katılanları (nesnelerini) ise sanat izleyicisi olarak tanımlamak gerekir. &lt;br /&gt;Kavramlaştırmayı bu biçimde yapınca sanatın Jean Boudrillard'ın dediği gibi "bir  performans çabasına" dönüşmekten başka bir işlevi üstlenmediğini söylemek çok da yanlış olmaz. &lt;br /&gt;Geçtiğimiz günlerde ülkemize gelen ve Radikal gazetesinde yayınlanan söyleşisinde aşağıya aldığım kısımda şöyle demiş Baudrillard: &lt;br /&gt;"Benim 'sanat bir hiçtir'den kastım sanatçı, galeriler, sanat piyasası ile genelleştirilmiş estetiğin şantajı karşısında biraz rehine durumuna düşen tüketici arasında, bu işin toplamı sıfır olan bir denkleme doğru gitmekte olduğuna dikkat çekmekti. Herkesin suç ortağı olduğu bu 'sıfır olay'dan, bir süper sanat olayı çıkarılmaya çalışıldığını vurgulamaktı. Bu durumda, sanatın bizatihi işlevi de bir performansa dönüşmüş oluyordu."&lt;br /&gt;Sanata dair Baudrillard ile ne kadar aynı düşünüp düşünmediğim konusunda emin olmamakla birlikte bu saptamasının tartışmaya dair yeni akıl yürütmelere olanak sağlaması bakımından önemli bulduğumu belirtmeliyim. Burada açık ki sanatın tahakküm sistemiyle  olan suç ortaklığına atıfta  bulunulmaktadır. "Tüketim toplumunun" giderek "medyatik tüketim toplumuna" doğru evrildiği bir çağda sanatın bu evrimden payını almaması düşünülmemeli...bu bakımdan giderek "şeyleşen/medyatikleşen" sanat, performansa dönüşmekte toplumsal simülasyonun bir parçası olmaktadır. &lt;br /&gt;Hiyerarşik toplumda sanat yarı kutsal (yüce) sayılmakla toplumsal iktidara dolaylı olarak ortak olmaktadır. Bazı sanatçıların iktidar sahiplerine muhalif olması bile bu durumu değiştirmez. Sanatçı yarı tanrısal (yaratıcı) olma durumundan kaynaklanan ayrıcalıklılığı ile önsel (apriori) olarak toplumsal yaşama dair söz söyleme ve onu etkileme hakkına sahiptir. Yine bu muktedirlikten (iktidar sahibi olmaktan) dolayı potansiyel muhalif olma hali siyasal iktidar sahiplerince hep tehdit olarak algılanagelmiştir.&lt;br /&gt;Platon'un sanat karşıtlığı da onun "ideal iktidarını" ideal olmayan, uyumsuz, kimi zaman yarı kaçık sanatçılarla paylaşmak istememesinden kaynaklanır.&lt;br /&gt;Modern çağda ideolojilerin sanata halim şafak'ın da çokça vurguladiği mücavir alan mantalitesi ile yaklaşması bir yandan, modern sonrası dönemde tüketim kültürünün sanat ile bu denli içli dışlı olması öte yandan hep sanatın muktedirliğine dair önemli ipuçlarıdır. Böylesi bir kavrayışla anarşist yöntemli  düşüncenin bir toplumsal iktidarın merkezileşmesine (tekelleşmesine) karşı çıkarken diğer yandan aydınlanma düşüncesinin klasik sanatı yüceltme korosuna dahil olarak sanat için (doğrudan yada dolaylı) iktidar talebinde bulunmasının mantığını anlamak mümkün değildir. Prometeus'un ateşi Olimpos dağındaki tanrılardan çalarken yaratıcılığın sanatsal biçimlerini de çaldığını ve onları ateşle birlikte 'yere' insanların arasına indirdiğini böylece sanatsal (tanrısal ve onaylanmış) olanın insani ve onaylanmamış (anarşik) olana dönüştüğünü söylemek yanlış olmaz. Yukarıda "nasıl ki "bilim" bir mitos olarak gerçeği kendi tekeline almışsa "sanat" da başka bir mitos olarak gerçeğin tahrifatını kendi tekeline almıştır" derken  bilim ile sanat arasındaki kurumsallaşma paralelliğine dikkat çekmek ve günümüzde iyice deşifre olan bilimin iktidarından sanata bir gönderme ile onun iktidarının kavranmasını kolaylaştırmaya çalışmıştım. &lt;br /&gt;Sanat, sanat olarak kurumlaşmış hali ile estetik kavrayışın ana sorunsalını oluşturmaya devam ettiği sürece "iyi  sanat, gerçek sanat, karşı-sanat, anarşist sanat" vb. kavramlaştırmalar sanatın ve sanatçının iktidarını yıkmaya vesile olamayacak kadar sistem içi kalmaya mahkumdur ve medyatik tüketim kültürü onun kendi simülasyonunun bir nesnesi haline getirmeye devam edecektir. Nasıl ki tüketim ekonominin (dolayısıyla da tahakkümün) bir unsuru ise sanat da ekonominin (tahakkümün) bir unsuru haline gelmiştir.&lt;br /&gt;Sanatın kurumsal hiyerarşisini sanatçının durumundan ayrı ele alamayız.  Sanatçı sanat olayında belirleyici olan özne olmaktan başka sanatın iktidarının cisimleştiği temel unsurdur.&lt;br /&gt;Sanat ile iştigal eden kişi olarak sanatçı; öncelikle sanatçı yetiştirme kurumlarını (Akademiler, Fakülteler, Enstitüler vb.) bitirmek ve diplomasını eline almak zorundadır. Ne var ki kuru kuruya diploma yada sertifika vb. onaylayıcı belgeler sanatçı olmak için tek başına yeterli değildir...bunun yanı sıra meslekte (sanatçılıkta) işinin erbabı olan  üstatların da mutlaka  genç sanatçı adayına el vermesi onu sanatsal ortamlarda desteklemesi yada bu ortamlara sunması gerekmektedir. &lt;br /&gt;Gerekli sanatsal onay aygıtlarının  eğitim ve denetim aşamalarından geçen sanatçı adayı artık sanatçı olmaya (mayalanarak) hazır hale gelmiştir. Bu sürecin içindeki en önemli olgulardan biri de ödüllendirme ve buna ait aygıtların  oluşturulmasıdır. Ödülsüz bir sanat ortamı anlamını yitirir. Çünkü ödül sanatçının "emeğinin karşılığını" toplumsal beğeni standartları kurumlarınca onaylanmış olarak alması demektir. Ödüllendirme süreçleri ve aygıtları örgütlenirken burada bir yandan sanatçının toplumsal kümenin dışında (üstünde/ötesinde) yaratıcı olmakla (yarı-tanrısal) bir güce sahip olduğu teyit edilmekte diğer yandan da ona bu gücü veren ödüllendirme aygıtlarında jüri üyeliği yapmakta olan kıdemli sanatçı ustalarının otoritesini kendisi de onaylamakta ve toplumsal karşısında bu otoriteyi meşru ve "saygıdeğer" kılmaktadır.&lt;br /&gt;Günümüzde nasıl ki bilimin bir mitos olarak iktidarına karşı çıkmak bilimsel bilgiyi metafiziğe feda etmek anlamına gelmiyorsa, sanatın hiyerarşik saltanatına karşı çıkmak da sanatın karşısına vandalizmi koymak olarak anlaşılmamalıdır. Sanatın kendi merkezine koyduğunu iddia ettiği estetiği sanattan  ayrı ele alarak yaşamın estetize edilmesi izleğine bağlı olarak içinden soyutlandığını hayatın içinde doğru yere oturtmayı becerebilirsek bence sorun kalmaz. Burada temel izlek sanatı devrimcileştirmek değil estetik yaşam ilişkisini yeniden kurarak içinde yada önünde sanata dair ekler içermeyen yeni tanım ve kavramlarla düşünebilmek tahakküm geleneğinden tam bir epistemolojik kopuşu gerçekleştirebilmektir. Konuyu böyle ele almak bizleri dilin ve ideolojik tutumların tuzaklarına düşmekten daha baştan koruyacaktır.&lt;br /&gt;Bunun için de bence; Sanat hiçbir şeydir, yıkarak yaratmak her şeydir!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22716177-114043999647455780?l=imlasizarsiv.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/feeds/114043999647455780/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22716177&amp;postID=114043999647455780' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043999647455780'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043999647455780'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/2006/02/sanat-ve-iktidarhikimse.html' title='SANAT ve İKTİDAR/Hiçkimse'/><author><name>imlasizarsiv</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04428847703781122760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22716177.post-114043988314959102</id><published>2006-02-20T04:50:00.000-08:00</published><updated>2006-02-20T04:51:23.730-08:00</updated><title type='text'>b a b a   2 0 0 4/ küçük İskender</title><content type='html'>babamı başkaları gömdü&lt;br /&gt;mezarının yerini başkaları biliyor, ben anlamam,&lt;br /&gt;annemle son yüzyıl sevişmedi hiç&lt;br /&gt;on bir eylül’ü görmedi bush’u tanımaz&lt;br /&gt;gizli devletin televizyon dizileriyle de buluşmadı&lt;br /&gt;oğlunun evini soyan sözde bakuninistlerle de,&lt;br /&gt;anarşizmi serserilikle, sömürüyle, hırsızlıkla, ihanetle&lt;br /&gt;bir tutan onursuzlara o olsa&lt;br /&gt;o da su ve aş verirdi&lt;br /&gt;can verirdi en azından lobi kuran&lt;br /&gt;tabut stepnesi sahte sosyalistler kadar&lt;br /&gt;ece öldü&lt;br /&gt;alt kadro her yıl halihazırda,&lt;br /&gt;can öldü&lt;br /&gt;alt kadro her yıl halidatça’da&lt;br /&gt;cemal öldü&lt;br /&gt;alt kadronun vakti yetişmez, akti yetişmez&lt;br /&gt;deniz pekmez&lt;br /&gt;tatil tahin&lt;br /&gt;evet, ben has ibneyim, ama&lt;br /&gt;anüsümün çapı sizin ağzınızın çapından dar&lt;br /&gt;yüreğim ferah, kavgam şaşaalı, davam derin rehin&lt;br /&gt;babamı başkaları gömdü&lt;br /&gt;‘ben hayatta en çok babamdan nefret ettim’&lt;br /&gt;bir ..kten çıktım müşkülpesent&lt;br /&gt;ancak çıkar uğruna&lt;br /&gt;bir başka ..ke girecek değilim!&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22716177-114043988314959102?l=imlasizarsiv.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/feeds/114043988314959102/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22716177&amp;postID=114043988314959102' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043988314959102'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043988314959102'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/2006/02/b-b-2-0-0-4-kk-iskender.html' title='b a b a   2 0 0 4/ küçük İskender'/><author><name>imlasizarsiv</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04428847703781122760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22716177.post-114043974475126171</id><published>2006-02-20T04:48:00.000-08:00</published><updated>2006-02-20T04:49:04.820-08:00</updated><title type='text'>AMERİKA: gerçeklikteki yanılsama ya da yanılsamanın gerçek kılınışı/ -Parandroid MORRISON’a-/ engin deniz</title><content type='html'>Ünlü "Truman Show" filmini bilirsiniz. Adamın tüm hayatı -doğumundan kaçışına kadar- kameralarla yayımlanmaktadır ve onun maceracı ruhu, bu büyük "american life show"unun en büyük engelcisidir. Keşfetmeyi ve yeniliği isteyen bir ruha karşı tanrının kaybedişidir o film. Büyük yönetmen (yani tanrı) ona korkuyu da yüklemiştir küçükken. Gerçeklerin peşinden koşan Truman Burbanks ise korkularını bile aşar ve kendisinden beklenmeyeni yapar. Oysa ki onun dünyası gerçek dünyadan (elbette Truman'ın kendisinden başka herkes oyuncu olduğu için sahte bir hayattır onun ki!) çok daha saf ve temizdir ama gerçeği kirli de olsa öğrenmek ister Truman.&lt;br /&gt;amerika'nın bugünkü siyasi politikası da aynı bu film gibidir. Son açıklanan rapora göre (11/9 Report) CIA ve FBI'ın haberi olmasına karşın "11 eylül eylemi"ne karşı hiçbir önlem alınmaması, küçük Truman'a korkunun yüklenişi gibidir. Bilmediği sulara açılırsa nasıl başına büyük belalar geleceğinin bir kopyasıdır. Amerikan halkına yüklenen bu korku sayesinde illegal baskınları, kafalara çuval geçirmeleri, işgalleri yasallaştıran amerikan hükümeti (ve hala onların arkasında duran halkın %43) yaptığına akıl sır erdirmek şimdilik mümkün değil! Ne yazık ki hükümet, bir kurum, içeriksiz bir biçim. Bu biçimin içinin sürekli yanlış kişilerle doldurulması ise başka bir ilginçlik örneği, başka bir başarısızlık başarısı! Geçtiğimiz aylar içerisinde amerikalı demokrat parti adayı Kerry'nin yandaşlarının hazırladıkları "anti-bush"çu çizgi filmde aynen şöyle bir sahne vardı: Bir listedeki ortadoğu ülkeleri ve işgal edilenlerin yanlarına bush'un attığı tick'ler....&lt;br /&gt;Hazırlanan listenin gerçekliği ne kadar tartışılabilirse bu büyük ironinin gerçeğe uygunluğu o kadar tartışılmazdır! Pasifleştirilen birey bu ironiye gülüp geçmekte ve bunun altındaki ciddi tehlikeyi görmemektedir. Çaresiz bir biçimde sürenin dolmasını bekleyenler seçimlere yaklaşıldıkça amerika'da bush'un patlatacağı yeni "bomba"lara da hazırlıklı olmalıdırlar. Bu hazırlık sonucunda ırak'tan nükleer silah mı çıkarılır yoksa usame bin ladin mi yakalanır bilemeyiz. Elbette aramızdaki tek falcı amerikadır!(olmayan nükleer silahları süper bilgisayarlarından gören, bir dağın onlarca metre altında fare avına çıkan onlar değil mi?)&lt;br /&gt;Amerika her şeydir! Amerika hiç bi'şeydir! Amerika keşfedildiği günden itibaren beyaz adam ortalığa saçtığı mutlulukla herkesi etkilemektedir. Harlem, bugün amerikan hükümetinin kontrolündeki yasal bir yerdir. Zenci kardeşlerimizin özgürlük alanı değildir. Çünkü o alanı belirleyen ve içeride sivil polislerini gezdiren kişi sam amca'nın ta kendisidir! Bilim adamlarını, sporcularını ithal eden amerika, yalnızca özgürlüğü ithal etmemektedir. Özgürlük ta kendisidir! Bu yüzden amerika her şeydir.  Özgürlüğün temsilidir. varolmakla  temsil etmek çok farklı şeylerdir. Özgürlüğü temsil eden amerika, özgürlükleri giderek kısıtlamakta ve demokrasinin (büro, kırtasiye anlamına gelen bu sözcüğün bu kadar çok peşine niye düşüldüğünü anlasam, keşke.) her yeri yontularak sivrileştirilmektedir. Bu gün amerika özgürlüğü istediği bireyine yani zengin bireylerine vermektedir. Elbette parası olanın her yerde özgür olacağı tezi de ta karşımızda durmaktadır ancak paranın beyni (borsası, silikon vadisi, teknolojisi ile) amerika değil midir? İşte amerika bu nedenle hiç bi'şeydir! Eğer Fight Club (Dövüş kulübü) filmindeki gibi kredi kartları firmalarının, borsanın ve altın rezervelerinin varolduğu binalar havaya uçurulursa amerika ne yapacaktır? &lt;br /&gt;Sabahleyin komşusuna "günaydın ve görüşemezsek iyi öğleden sonraları, akşamları ve geceleri dilerim." diyerek gülen Truman Burbanks, tipik bir amerikan vatandaşının sıradan kimliğindeki kahramandır. O biçimi, "tanrısı ve devleti olan yönetmen"i tarafından belirlenmiş hayatından kurtulup onu terk ettiği gün kazanmıştır özgürlüğünü. Biçimi belli ve kalıplaştırılmış yaşamlar, bireyi kişi olamaya ve toplumu sorgulamayan yargılamayan bir kurum haline getirmiştir. Bu nedenle -korkusu yüzünden- hala bir halkın %43'ü bir yanlışa evet demektedir. Ne yazık ki korkunun ecele faydası yok! bireyler içi boşaltıldıkça ve standartlaştırıldıkça Giddens'ın dediği gibi "hem toplumu oluşturan hem de değiştiren kimlik"lerinden uzaklaşmaktadır. Yarattıkları leviathan onları kontrol etmeye başlar ve onun yarattığı korkular altında ezilir. Yaratılan korkunun nesnesi aslında güvensizliklerinin başladığı yerde konumlandığı için kaybetmeye başlarlar. Bu güveni de daha küçük ülkelerin ekonomilerini ele geçirerek sağlarlar. Para herşeyi satın almaya başlar. &lt;br /&gt;Amerika'nın ayakta kalmasındaki en önemli etkenlerden biri olan, elbette ki bir fenomen olarak paranın gücü büyüktür. Bu güç, borçlandırılan devletlerin maşa olarak kullanılmasında çok büyük pratiklik sağlamaktadır. Paranın satın alabileceği her şeyi satın alan hükümet, gazetecileri, insanları, başka devletleri satın almakta hiçbir ahlaki sakınca görmemektedir. Bu da Bush'un seçimi kazanmasında büyük etkisi olan katolik'lerin büyük çelişkisidir! Üstelik amerika'da pek çok adayın arkasında dini bir grup olması ve bu grupların destekledikleri adaylar için yardım kampanyası adı altında topladıkları paralar ciddi bir ekonomik döngüdür. Çünkü protestanlar kendilerine geri döneceği düşüncesi ile paralarını kerry'ye, katolikler de  bush'a vermektedir. Paraları insanların öldürülmesi için teknoloji geliştirmekte kullanılmaktadır. Kendi paraları ile korkuyu kendileri yaratmaktadır.&lt;br /&gt;Tanrının varolmasında Platon'un büyük payı yadsınamaz ama elbette korkunun da çok büyük bir payı vardır. Açıklayamadıkları her doğa olayına tanrı adını vermekte hiçbir sakına görmeyen insanlar, prospektüsü okumadan aldıkları bu ilaçtan zehirlenmektedirler. Bu zehir (zehirin etkisi ile zahiri görüntüler görülmekte hala!)in etkisi ise ne yazık ki bazen geçici olmamaktadır. Noel babanın varlığı tanrının varlığı kadar kesindir, üstelik noel babanın sevimli tipi devletten çok daha çekici görünmekte bana. Gerçeğin izlerinin giderek kaybolduğu ve silikleştiği amerika kendi yalanına her gün biraz daha inanmaktadır.  Bunun en güzel örneği; paradır! Bir amerikan dolarının üstünde "We trust in God"( Biz tanrıya güveniyoruz) yazmaktadır.(Üstelik ben de bunu devletin kanalında yayınlanan bir filmde gördüm, sanatla propaganda bu olsa gerek!) Korkulan şeyler halkı tanrıya yönlendirirken, her gün cüzdanlarda tanrılar dolaşmakta ve tanrıya güvenen insanlar kendi seçtikleri yönetimin ihmalkarlığı yüzünden bilmem kaç katlı bir binanın 80. katında ölüme mahkum edilmiştir! İşte bu yüzden amerikalıların özgürlüğü mahkumdur!(ne yazık ki bunu Sartre'ın söylediği biçimde yorumlayamıyorum, amerika böyle yorumlatmıyor!) Korku, tanrı, para üçlüsünün oluşturduğu bu muhteşem üçlü amerikanın varlığının en basit denklemidir. Zaten amerika'da bundan daha karmaşık bir denklemi kuramaz!&lt;br /&gt;amerikanın varlığının temel taşı olan paranın olmadığı ideolojiler ne yazık ki amerika için tehlike oluşturmakta ancak ideologların ağzı hükümet tarafından boş kavramlarla doldurulmaktadır. İçi boşaltılan pek çok kavram yüzünden ideologlar, söyleyeceklerini nasıl söyleyeceklerini bile şaşırmışlardır. "Postmodernizmin getirisidir bunlar" denerek bir halkın ideologları henüz anlayamadıkları ve ucu kendileri için fazla tehlikeli alanlarda, başı boş hamsterlar gibi doluşmaktadırlar. Yanılsamanın ortasında, asla ulaşamayacakları gerçeğin peşinde dolaşıyorlar. Bu başı boş dolaşma sonucunda sadece saçmalama haklarını "özgür"ce kullanabilmekteler. Bu da amerika tarafından belirlenmiş bir biçimdir. Pornografiyi ve kumarı yasallaştıran (bunları yasallaştırmak, bunların eskiden illegal olduğunu söylemektir. Hey adamım bunlar ne zaman yasadışı oldular?) amerika sağa sola özgürlük dağıtırken aslında iade-i itibar etmektedir. Çünkü yasakları koyan ve onları kaldırarak gövde gösterisi yapan ta kendisidir. Amerika'nın yarattığı porno-starlara verdiği ödüller ahlaklarının baskısı altında ezilen cinselliğin saf bir biçimde ortaya çıkış değil midir? Para amerika'da ahlakı da vicdanı da satın almaya çalışmaktadır. İnsan hakları mahkemesi olaya kös kös bakarken bunun bir insanlık suçu olduğunu göstermek için sanırım, bir dakikada on dokuz "hotdog" yiyip, bu sırada bir elimizle kaşıktaki yumurtayı düşürmemeye çalışmamız diğer elimizle olanları işaret etmemiz gerekmektedir.&lt;br /&gt;Michael Moore'un gerçeğe hiç de yakın olmayan "awful truth"u (korkunç gerçek) eleştirinin de belli kurallar altına sokulmaya çalışması ve muhalefetin iktidarın eline geçişinden başka bir şey değildir! "Arzunun nesnesi ulaşılmaz olandır" dersek amerika ulaşamayacağı bir şeyi arzulamaktadır. Bu arzu onu günden güne çürütürken, bu çürümeyi paket kağıtları ve her biri birbirinden renkli medya kanalları (yalnızca TV'İİİİ!!!! Değil, gazete ve internet vb.) içinde saklamaktadır. Neil Postman'ın medyayı sorgulayışı, orada apaçık durmaktadır ama amerikalılar tarafından bile keşfedilememiştir. Elbette bir gün o da amerika gibi keşfedilecektir. Teknolojinin evimize girdiği her dakika "big brother" bizi daha kolay takip etmektedir. Çünkü amacı budur. Bir kredi kartının kullanımından dokuz saniye sonra yerinizin tespit edilebilmesi rastlantı olmasa gerek! Bu bir rastlantı ise casus (spy) programların bilgisayarlarımızda yer alması da bir rastlantıdır! Teknolojinin getirdiği oblomovlaşmayı engellemenin tek yolu olarak teknolojiyi geliştirmek için hareket etmek gerektiği gösterildiğinden büyük bir paradoksa sürüklenen insan, gerçeğin sorgulamak yerine gerçek sanılanın peşinden gitmeye başlamıştır. Gittiği yanılsama, onu otomatlaştırmakta ve otomasyona sürüklemektedir.&lt;br /&gt;"Anne, kral çıplak!" diyen çocuktaki cesaret amerika halkında ne yazık ki yoktur. Bu cesarete sahip olanlarda olmayanların altında ezilmektedir. Bu acizlik ise, demokrasinin devam etmesini sağlamakta ve halka sus payı olarak büyük "american life"tan güzel bir parça sunulmaktadır. Tarafsız olduğunu iddia eden pek çok gazete ve dergide "köşelerine hükümetçe köşelenmiş" yazarlar, hükümet politikalarını haklı çıkarmak ve akla mantığa sığdırmak için gün geçtikçe zorlanmaktadır. Elbette onlar amerikanın özgür kalemleridir! Elbette herşeyi bir ekran görüntüsü saymak ve gerçekliğe göndermede bulunan göstergelerle anlaştığımızı ifade eden "ekrancı amca"lar, ürettikleri teorilerin ne kadar anlamlı olduğu sorgulamazlar. Ne de olsa sanallar alanında varoluyoruz, yaşıyoruz, değil mi? &lt;br /&gt;Garip üniversitelerinde yapılan garip araştırmalarını bilgi sanan amerika, bunları da dünyaya bilgi diye dağıtarak onları oyalıyor. Bir milletin yüzde bilmem ne kadar bıyıklı olması ile o milleti sınıflandıran ve onlar hakkında yargılar biçen bilimciler, asıl uğraştıkları "silah bilimi" alanındaki tehlikeli deneylerini okyanusun ortasında sessizce gerçekleştiriyorlar. Tüm bu olup bitenler karşısında çıkan sesler yalnızca birer sinek vızıltısı oluyor. Bir kar tanesinin arabaya çarpışı oluyor. Tıpkı Hendrix'in, Doors'un, Pink Floyd'un, Jethro Tull'un seslerinin dev çığlığı altında ezilen insanların duruşu gibi... durumun değişiminin nasıl gerçekleştiğini öğrenmek istersek, tarihe bakmamız yeterli olacaktır. &lt;br /&gt;Yaşanan acıdan habersiz bir kuşak ise kendini şu anda bodrum ya da çeşme'nin güzel plajlarına attı ve geceleri eğlenirken düşündükleri tek şey aslında beyinlerinin olduğu tek yer! Bu geceyi "boş geçirmeden" eve dönmek pek çoğunun amacı. Paranın ve gücün yanılsamasına kapılan bir kuşak ise varolduğu yerden doğrulup kalkamıyor, kalkınca da yüzüne "Xgeneration" tokadı vurulup, düşürülüyor! Sonra TV'i programlarına bir yetkili çıkarılıp "sıfırcı bir kuşak mı yetişiyor" denerek sisteme hizmet eden programlar yapılıyor. Bu tür programlar sisteme hizmet eder ve tartışılan konunun içini boşaltmaya yöneliktir. Baştan yanlış sorulmuş bir sorunun çerçevesinde bulunan doğrular ne kadar işe yarayabilir ki? Bu kuşağı kimin hangi kurumun yetiştirdiği ve kurumun boşlukları, çürüklükleri tartışılmıyor! Dejenere edilmiş bir kitlenin önlenemez düşüşü karşısında sosyologların ağlama sesleri ancak üniversite kapılarının ardında kalıyor. &lt;br /&gt;Bundan sonra ne yapabiliriz? "We not live in amerika" diye bağıran grubun basçısı gibi kendimizi duvardan duvara vursak durum değişir mi? Soru sormaya başlamak bu durum için yeterli midir?? Yoksa  sorgunun bitip eylemin başladığı bir alanda mıyız???&lt;br /&gt;Her şeye rağmen 'Eğer algının kapıları temizlenirse her şey olduğu gibi görünür, uçsuz bucaksız.' diyen William Blake'in sözünün zihinlere kazınması ümidi ile; &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;God save the america! (Tanrı Amerikayı korusun!)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22716177-114043974475126171?l=imlasizarsiv.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/feeds/114043974475126171/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22716177&amp;postID=114043974475126171' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043974475126171'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043974475126171'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/2006/02/amerika-gereklikteki-yanlsama-ya-da.html' title='AMERİKA: gerçeklikteki yanılsama ya da yanılsamanın gerçek kılınışı/ -Parandroid MORRISON’a-/ engin deniz'/><author><name>imlasizarsiv</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04428847703781122760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22716177.post-114043960123824708</id><published>2006-02-20T04:45:00.000-08:00</published><updated>2006-02-20T04:46:41.303-08:00</updated><title type='text'>Yüz Alınır/ Yusuf Eradam</title><content type='html'>8-19 Ağustos 2004, Kahramanlar/İzmir&lt;br /&gt;(Sabahattin Umutlu’nun İzmir-Agora’da gördüğü &lt;br /&gt;bir “estetiğe teşne” “Kaş, göz yapılır; yüz alınır!” duyurusundan mülhemdir.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul’u arşınlamış kanlanmış terlenmişim,&lt;br /&gt;Ankara’yı tapulayıp parsellemişim,&lt;br /&gt;İzmir’in fesleğenlerinde erimişim de&lt;br /&gt;Şambalisinde şehvet tazelemişim.&lt;br /&gt;Adana’da kardan adam yapmaya bile&lt;br /&gt;Kalkışmışım da havuç bulamamışım,&lt;br /&gt;Yüzüme şart kömüre daralmışım,&lt;br /&gt;Bun almışım, ensemde hançer beslemişim.&lt;br /&gt;Agamemnon’un şifalı Asklepion bahçelerinde&lt;br /&gt;Uykunun pençesine düşmüşüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aç gözünü,” dedi vanilyalı gökyüzü altında&lt;br /&gt;Sesi kırık uçurumlar antolojisi kahin,&lt;br /&gt;Bak dedi, bak şu tabelaya.”&lt;br /&gt;Baktım: “Kaş, göz yapılır; yüz alınır!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dört büyük kentin yabancısı, seyyahıyım ben,&lt;br /&gt;Hep yoldadır arsız yüzüm, uruspu kalbim,&lt;br /&gt;Agora’da bu duyuru haberini alınca da&lt;br /&gt;Umutlanmışım derman olur &lt;br /&gt;Ferman dinlemeyen yüzüme diye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Panteon’un kapısını çaldım haliyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Agora’nın marifetleri kendinden&lt;br /&gt;Ve kendiliğinden mamûl estetisyen sakinleri&lt;br /&gt;Ellediler uzun uzun yüzümü:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu olmaz,” dedi birinci ses,&lt;br /&gt;“Bu tutmaz,” dedi ikinci ses.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Neyim ben, ebru muyum ki tutmayayım?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bunun kaşı yok ki,” dedi birinci ses.&lt;br /&gt;“Bunun gözü yok ki,” dedi diğer ses.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“E, kaş göz alınır, yüz yapılır diyordunuz hani,” diyecek oldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yenisini yapmak için eskisinin olması gerekir,” dedi&lt;br /&gt;Elinde tırpana benzer bir alet sesi ile boşluğu tarayan üçüncü ses&lt;br /&gt;“Gurban, senin yüzün yok ki alalım,” dedi.&lt;br /&gt;“Sana yüz yapmayalım da esrar verelim, idare edersin.”&lt;br /&gt;“Bunca zaman nasıl idare ettin bu kaşsız, gözsüz suratla sen ya?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Utandım, çok utandım; öyle utandım ki&lt;br /&gt;Bütün gücüm ellerime yürüdü,&lt;br /&gt;Tırnaklarım büyüdü, büyüdü, X Man oldum,&lt;br /&gt;Ellerim kalktı, tırnaklarım acımasızca yüzüme indi.&lt;br /&gt;Agora sakinlerinin beğenmediği yüzümü&lt;br /&gt;Yüzsüzlüğümü yırtıp attım suratımdan&lt;br /&gt;“Vadaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa!” diye haykırmışım.&lt;br /&gt;Muzaffer edalı yepyeni bir yüz çıktı ortaya…&lt;br /&gt;Suskunlaştı estetisyen sesler, ellediler gene yüzümü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hah babo,” dedi tırpanlı ses&lt;br /&gt;“Hah işte, bu yüz alınır,&lt;br /&gt;Eskidir, çok eskimiştir ama olsun,&lt;br /&gt;Bu yüz vitrine girer,&lt;br /&gt;Vitrine giren de satılır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç canımı yakmadan tırpanladılar&lt;br /&gt;Yüzyıllardır vadaaaa’lanmış yüzümü.&lt;br /&gt;Copy-paste ettiler kendilerine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kaşım nasıl kaşım?” dedi birinci ses.&lt;br /&gt;“Gözüm nasıl, yeni gözüm?” dedi ikinci ses.&lt;br /&gt;“Yüzüm nasıl, yeni yüzüm ha?” diye bağırdı tırpanlı ses.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gurban, sen kendine yeni kaş, yeni göz,&lt;br /&gt;Yepisyeni bir yüz daha vadaaaa’lattırırsın istersen.&lt;br /&gt;Biz yüzyıllardır, kaşsız, gözsüz, yüzsüz idare ediyek.&lt;br /&gt;Biraz da sen ara kendine yeni bir yüz.&lt;br /&gt;Biz gidip keman neymiş onu göreceyik,&lt;br /&gt;Simirna’nın Kordon’unda midye satacayık, su satacayık.&lt;br /&gt;Hadi, kalasan sağlıcakla,” diyerek de sırtımı tapışladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyandığımda rüya niyetine anımsadığım&lt;br /&gt;Bir sokak kedisinin gecenin bir ıssız kuytusuna&lt;br /&gt;İnen “Pist pist!” seslenişim üzerine sokak lambası altında&lt;br /&gt;Kendi gölgesini pataklayışı idi, öteki diye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyandım; bir de ne göreyim:&lt;br /&gt;Kaşımı, gözümü almış ehiller,&lt;br /&gt;Yüzümü yüzümden sıyırıp almışlar,&lt;br /&gt;Kör katil, yüzsüz katil koymuşlar adımı,&lt;br /&gt;Panteon kapısını çalmayan cahil gözlere kalmışım.&lt;br /&gt;Onlar da beni vitrine koyup&lt;br /&gt;Ciğeri beş para etmezlere &lt;br /&gt;Sapla samanı birbirine karıştıran tilki inciri diye,&lt;br /&gt;Yaralı çocuklar pazarında&lt;br /&gt;Balicilere ciğer hevenkleri yaptırtan memurlara &lt;br /&gt; “Şiirdir” diye satmışlar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22716177-114043960123824708?l=imlasizarsiv.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/feeds/114043960123824708/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22716177&amp;postID=114043960123824708' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043960123824708'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043960123824708'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/2006/02/yz-alnr-yusuf-eradam.html' title='Yüz Alınır/ Yusuf Eradam'/><author><name>imlasizarsiv</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04428847703781122760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22716177.post-114043951136039558</id><published>2006-02-20T04:43:00.000-08:00</published><updated>2006-02-20T04:45:11.446-08:00</updated><title type='text'>takvimin kendini asmadan önceki muğlak sözleri/ vedat kamer</title><content type='html'>ay gülümsemesi kadar vardı.&lt;br /&gt;adanın tacizi sözcüklerini kanatırken&lt;br /&gt;dudaklarıma bulaşmış kanla avuçiçini öptüm.&lt;br /&gt;geceyarısı kınalıada sular altında kalmıştı&lt;br /&gt;ve maviliğin acı bilgisi aydınlandı:&lt;br /&gt;şiir yaşanmışlığımızı köreltiyor.&lt;br /&gt;yazma sebebimi imkânsızlaştıran,&lt;br /&gt;bensevgimi öteleyen sevgilim,&lt;br /&gt;geçmiş yarınmışçasına tedirgin ediyor beni.&lt;br /&gt;yaz sabahını getiren güvercinler&lt;br /&gt;yanında uyanmanın mutluluğunu gagalayıp durdu.&lt;br /&gt;işte, aşkın tek dudaklı öpücüğü bu&lt;br /&gt;yalvaçlığımın eseri.&lt;br /&gt;burada bulunma sebebini zehirleyen,&lt;br /&gt;gözlerinden arındırdığım acılarım&lt;br /&gt;fizik kitaplarının yere fırlatılışı öncesi&lt;br /&gt;odanı kilitliyor. korkma.&lt;br /&gt;feryatlar bitmeden uyandırmaz beni temmuz.&lt;br /&gt;ve son sözümü okuruma söylemeliyim:&lt;br /&gt;şair intikamını şiiri ezberlenince alır.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22716177-114043951136039558?l=imlasizarsiv.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/feeds/114043951136039558/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22716177&amp;postID=114043951136039558' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043951136039558'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043951136039558'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/2006/02/takvimin-kendini-asmadan-nceki-mulak.html' title='takvimin kendini asmadan önceki muğlak sözleri/ vedat kamer'/><author><name>imlasizarsiv</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04428847703781122760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22716177.post-114043939200718775</id><published>2006-02-20T04:41:00.000-08:00</published><updated>2006-02-20T04:43:12.083-08:00</updated><title type='text'>Achtung! Heil Libe(SS)ral! ya da safların ayrışması gerek./ Hüsamettin Çetinkaya</title><content type='html'>Uzun zamandır, liberallerin pervasız ve fütursuz bir biçimde solu aşağılama, dışlama çabalarına tanık oluyoruz. Bir çok örneği var ve bu örneklerin neredeyse tamamı Avrupa Birliğine endeksli sermaye, din ve aydınlardan oluşan kutsal ittifak cephesinden geliyor. Ve bu ittifakın aydınlar kesiminin istisnasız tamamı Radikal ve Birgün gazeteleri, ‘Bilgi Üniversitesi’, ‘Bianet’ vb. kurumlarda yuvalanmış durumda. Radikal, Doğan grubunca, diğerlerinin hepsi AB sermayesiyle finanse ediliyor. Bu kutsal ittifak cephesi için her vesile, -solculardan, solun tarihinden bahsetmek bile- solu aşağılamanın, horlamanın, dışlamanın bir gerekçesi oluyor. Bunu yaparken gençlik kavramı gibi ‘müsait’ ne varsa, sömürmekten çekinmiyorlar. Ve hatta çarpıtılmış bir tür ‘sol ve demokrasi’ istismarını sermaye yaptıkları açık. Solu yerinden etmek ama o yeri, kendileriyle doldurarak yerinden etmek, liberallerin uzman oldukları en hileli tarz. Menderes’in yöntemi de buydu; “bu ülkeye komünizm lazımsa onu da biz getiririz”. Ama bu solu tekrar ‘görünür kılarak’ olamaz. Tam tersine solun görünürlüğünü yok ederek olabilir ve tarih de onlara yardım edebilir. (Bugün bu yardım, konjonktür olarak islamcıların toplum ve devletin tüm hücrelerine dek yayılan istilalarında somutlaşmaktadır) Sonuçta her yerde, ‘sol’ kategorisi altına giren her şeye ve herkese karşı amansız bir hınç ve dizginsiz bir öfke kusuluyor. Artık, solcular göğüslerine Nazi yönetimindeki Yahudilerin sarı yıldızlarını takarak dolaşsalar da liberallerin hızı kesilecek gibi değil. Türkiye’de de solun, ya da ‘toplumcu’ herhangi bir tahayyülün köklerini kazıma arzusunun, anglo-sakson ‘bireysel özgürlükler’ ideolojisinin ayrımcı ve faşist karakteri haline geldiğinden söz edebiliriz. Liberal hümanist versiyon, hoşgörü ve insan hakları edebiyatı Bağdat surlarında parçalanarak –yeri gelince kullanılmak üzere- rafa kaldırıldı. Blairci, Hayekci muhafazakarlık ve koşulsuz bireycilik en ‘ilerici’ vizyonuyla bizim sokaklarımızda atı almış üsküdara koşuyor. Ve bu koşunun bayraktarlığını LibeSSraller, (liberal SS generalleri) yapıyor. Liberalin SS’i olur mu? Naif bir adlandırma biliyorum, ama biri, bireyi tüm koşulların dışında, mutlak anlamda özerk olarak ele alır ve bu koşulsuz ve katıksız bireyi de politikanın ve ticari girişimciliğin mutlak anlamda özerk merkezi haline getirirse, ona birey ırkçısı anlamında libeSSral denmez de ne denir? Örneğin, Radikal’de (06.08.04) İsmet Berkan, Cumhurbaşkanı’nın ‘Kamu Yönetimi Temel Kanunu’nu veto gerekçelerinden alıntı yaparak itiraz ediyor ve ‘Cumhurbaşkanımızı tanıyalım...’ başlığını atıyor yazsına. Ne diyor Cumhurbaşkanı? Kişi hak ve özgürlüklerinin mevcut anayasada  “sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşacak biçimde” yer aldığını söylüyor ve hak ve özgürlüklerin ulusal bütünlüğü bölmek amacıyla kullanılamayacağının da anayasada bulunduğunu belirtiyor. AKP’nin yasasını ise, kişi hak ve özgürlüklerini koşulsuz ele aldığı gerekçesiyle veto ediyor. Olay bu. İsmet Berkan ne diyor? Etekleri zil çalan palyaço gibi bağırıyor “Gördünüz mü yasada gizlenen felaketi? Gördünüz mü bizi bekleyen büyük felaketi? Gördünüz mü?” Neyi göreceğiz general? Bireysel özgürlüklerin sınırı meselesi en derin felsefi, teorik, ideolojik bir konudur ve yüzyıllardır tartışılmaktadır. Siz bize siyaset biliminde ya da dünyadaki devletler içinde bireysel özgürlüklerin koşulsuz ve sınırsız biçimde yer aldığı bir tane anayasa gösterin, sizi bırakalım Bilgi Üniversitesi göstersin, o zaman ‘Cumhurbaşkanımızı tanırız’. Oysa Sn Berkan o denli hudutsuz bir birey ırkçısı ki, zannedersiniz gerçekten ‘devletin vatandaşa karşı sınırlanmasından’ yana mücahit. Bugünkü Batı’nın siyasi kurucuları arasında Rousseau, ‘Eşitsizliğin Kaynağı’nda verdiği bireysel özgürlükleri ‘Toplum Sözleşmesi’nde kısmen geri almanın yollarını arar, sınırlar çizmeye çalışır. Hobbes, kendini koruma hakkının doğal özgürlüğünü herkese bahşeder ve bunu bir doğal hak olarak ilan eder fakat hemen ardından, sınırlanmamış bireysel özgürlüklerle birbirine giren insanların içine düşeceği savaş halinden kurtulmak için bir ‘kral’a mutlak itaati öngörür. Machiavelli, Locke, Mill, Bentham, hiçbirinde bireyler ‘koşulsuz özgür’ değildir. İnsan hakları beyannamelerini esas alan batı devletleri anayasalarının hiçbirinde ‘koşulsuz kişi hak ve özgürlükleri’ yoktur. Çağdaşlarda yani günümüz Liberallerinin referans noktası olan, örneğin Habermas da, bireysel özgürlükler en azından ‘rasyonel müzakereyle’ sınırlıdır. Ki buradaki rasyonellik, ezilenlerin eşit partner olarak tartışmalarını imkansız kılan, seslerini işitmeyi ve onları tanımayı kaale almayan bir blokaj mekanizmasıdır. Ve Rawls’da da birey mümkün olanla ve onun minimal ahlakıyla sınırlıdır. En uç örnek Robert Nozick’i alırsanız o da bireylerin ütopyalarını yaşama geçirme özgürlüklerini mali polisin denetimi ile, tazminat ilkesiyle ve (Busch’un ilham aldığı) suç işleme ihtimali karşısında ‘önleyici sınırlama’ (hapis) ile sınırlandırır. Yok eğer kişi hak ve özgürlüklerinin sınırlanmadığı, koşulsuz olduğu bir toplum yapısını Sn. Berkan ve Belge biliyorlarsa, bu gerçekten de politika felsefesinde eşsiz bir devrim demektir. Bizi de ihya ederlerse memnun olur, feyz alırız. Aksi halde Cumhurbaşkanının kişi hak ve özgürlükleri ‘sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle’ sınırlıdır argümanını, mevcut siyaset felsefelerinin gelebildiği en son nokta olarak görmenin ötesinde bir anlam atfedilemez. Ve dünyada hiçbir demokrasi tanıdığı hak ve özgürlüklerin kendisini ortadan kaldıracak bir biçimde kullanılmasına izin veremez, vermemektedir. Vereni varsa gösterin. Eğer Berkan ve Belge kişi hak ve özgürlüklerinin koşulsuz ve sınırsız olduğu bir devlet yapısı biliyor ve söylemiyorlarsa, o zaman, bireysel özgürlük ütopyasının ardına saklanıp küresel sermayenin ırkçı ajanları olmak dışında bir resim veremezler. Çünkü, bireysel özgürlük söylemlerini çarpıtma, yer değiştirme, bulanıklaştırma ve yalan üzerine, yani manipülasyon teknikleri üzerine kuruyorlar.&lt;br /&gt;Yine aynı tarihli Radikalde M.Belge, Cumhurbaşkanını, statükonun koruyucusu olarak niteledikten sonra Cumhurbaşkanını işaretle şöyle diyor; “gene bugünlerde hızla değiştirilen Dernekler Yasası’nda bir şeye itiraz ediyordu: Sivil örgütlerin yurtdışındaki kuruluşlardan finansman sağlamasını kolaylaştıran maddeye. Bu, sivil örgütlenme alanında  benim fiilen ayağımı bastığım yerle yakından ilgili olduğu için, bu konuda bundan sonra da söyleyeceğim bir şeyler olacaktır.  Ama şimdi, bir konuda kendime bir ‘sınır’ koyayım”. Cumhurbaşkanı Sn.Belge’nin “fiilen ayağının bastığı yere” yani Avrupa sermayesiyle Türkiye’de, STK adı altında, gazete, dergi çıkarıp, radyo kurup, üniversite kurup Avrupa tellallığı ve ayrılıkçılığı pompalama hadisesine anlaşılan sıcak bakmıyor. Benim de sıcak bakmadığımı eklememe gerek var mı? Emin olun Türkiye halkının hiçbir ferdi de bu olaya sıcak bakmaz. İstanbul medyası destekli birkaç aydın loncasına çöreklenmiş bu satılmış aydın güruhu dışında Avrupa parasıyla ‘özgürlük ve demokrasi’ türküsü söyleyecek tek bir namuslu insan bulamazsınız bu ülkede. Hayır buluruz diyorsanız, o zaman tablo şöyle demektir: 2003’ün aralığında Werhogen Atina’ya gider. Bir konferans esnasında Yunanistan yurttaşları Türkiye’nin üyeliğine itiraz ederler ve “onlar faşist, onlar hala Osmanlılık güdüyor, onlar Türklük peşinde vb.”  iddialar ileri sürerler. Werhogen  gülümser ve şöyle der “merak etmeyin üye olduklarında onları siz bile tanıyamayacaksınız”. İşte Murat Belge’nin bugün “fiilen ayağını bastığı yer” ahlaki ve politik olarak meşrulaştığı gün, Türkiye artık....... (cümleyi istediğiniz gibi tamamlayabilirsiniz). Bu şudur: Özal ‘anayasayı bir defa delmekle bir şey olmaz’, ‘benim memurum işini bilir’ demişti. ve bugün boğazımıza kadar battığımız bir bedavacı yaşama arzusu (2004 tüketici kredileri miktarı 8 milyar doları aşmış!), çalışmadan, emek sarf etmeden kazanma istenci (kredi kartı çılgınlığı), ahlaksız ve erdemsiz yaşama modası, bu lafların ahlaki ve politik hediyesi oldu. Eğer Avrupa sermayesiyle, ‘özgürlük ve demokrasi’ mücadelesi verilir diyenler ve buna halen tevessül etmiş bulunanlar kamu nezdinde bir defa aklanırlarsa, tek bir defa bile aklanırlar ve bu yol meşrulaşırsa, şimdiden cami kapılarına ‘Dünya başkenti istanbul’ yazılarını asan İstanbul başta olmak üzere bu ülkeyi, tümüyle bu vizyonun somutlaşmış hali ‘Kıbrıslı Talat’a teslim etmekten başka seçenek kalmaz. Siz bilirsiniz, benim yaşım zaten başını almış, o günleri göreceğimi hiç sanmam ama görmemek için de elimden geleni ardıma koymam.&lt;br /&gt;30 temmuz tarihli ‘Radikal’de Mine G. Kırıkkanat  ‘Moruklar’ başlıklı bir yazı kaleme almış. Liberallerle güya arası açık gibi görünen bayan yazarı okudum. Baş aktörleri yukarda andığım kutsal ittifak cephesindeki tüm aydınların (Radikal ve Birgün sayfalarında) sürekli sergiledikleri bir üslup, bir oyun biçimi, liberal bir dil ve söyleme örnek olması açısından ele alıyorum. Şöyle başlıyor Kırıkkanat yazısına; &lt;br /&gt;“Dünyaya dünyayı değiştirmek için geldiydik.... Çivisi çıkmıştı, biz takacaktık. Düzeni bozuktu, tamir edecektik. Böyle gelmişti, ama böyle gitmesine izin vermeyecektik. Herkes aptaldı, biz akıllı. Herkes yanlıştı biz doğru. Ezenler kurnazdı, ezilenler cahil, Ezenler zalimdi, ezilenler zavallı. Ezilen zavallıların da zalim olabileceğini hiç aklımıza getirmedik! Biz onları eğitince, ezene karşı ayaklanıp ‘hakça’ düzeni kuracaklardı ve hep birlikte yarin yanağından gayrı her şeyi paylaşarak mutlu mesut, kardeş kardeş yaşayacaktık. Ve haklıydık! Çünkü GENÇTİK. Çünkü İDEALLERİMİZ vardı.”&lt;br /&gt;Bayan yazar(*), bu giriş bölümünde solun ütopyasını, ironi bile değil, doğrudan ti’ye alıyor. Bireysel öz güvene ya da yeganelik duygusuna tapınmanın artık ‘aşkın’ bir içsellik kazandığının ve mutlak endeks haline geldiğinin tipik bir dışavurumu. Hepsinde gözlenen cesur ve atak söylemin, fütursuz, hudutsuz ve edepsiz girişkenliğin metafizik temeli budur; aşkın, yani koşulsuz, nedensiz bir bireysel tamlık ve yeganelik duygusunun mitikliği. Hiçbir toplumsal, tarihsel, politik koşul tarafından etkilenmeyen mutlak bireyin mutlak kendine yeterlilik duygusu ve buna dayalı mitik bir özgüven. (yeri gelmişken, iki şeyi ellerinden alırsanız, biri teorik ‘AB endeksi, diğeri pratik, patronlarının medya proletaryasından farklı ve gizli olarak kendilerine verdiği, üstü yazısız ve miktarı bilinmeyen dolar zarfları, işte o zaman bu özgüvenin ve birey tapıncının yerlerde süründüğünü görürsünüz, dönmekten söz edenlerin ve çoğu köşe yazarının o zaman neye döneceklerini siz düşleyin) Oysa görünüşte, tanrı konuşmaktadır ve sağa sola yargılar buyurmaktadır. İhtiyarlar, lanet herifler, gençler yeni tanrılar... cesur ve hudutsuz bir üslup. Ama aynı üslup 06.08. tarihli radikaldeki yazsısında ‘İsmet Berkan abim izin verirse kendisine karşıyım’ diyen bir üsluptur.  Zaten ‘olay’ da bu. Badio’nun ‘Olay-Hakikat’ kavramı var. O hakikati bir ‘olay’ olarak tasvir ediyor ve olayı da daha çok, söylemin çökeltisi, tortusu olarak görüyor. Dolayısıyla bayan yazar’ın yazısından çok, yazısının tortusu, bir olay (liberal vaka) olarak hakikati beni daha çok ilgilendiriyor. &lt;br /&gt;Her şeyden önce ütopyalar masumdur ve tüm ideolojilerden masundur. Moore’dan bu yana insan oğlu her zaman ütopyalara sahip olmuştur, çoğu kez de baskı ve zulmün şahlanışları karşısında ona sığınmıştır. Rousseau’dan Marks’a, Moore ve Campanella’dan Saint-Simon, Charles Fourier’e  ve çoğu yönleriyle Lenin’e ve Mustafa Kemal’e dek, Deniz-Yusuf-Hüseyine dek. Ütopyalar insanlığın kendini tanıma yolculuğunda ideallerin beşiği olmuşlardır. Ütopyalar insan oğlunun saflık ve temizlik özleminin en kirlenmemiş hayalleridir. Vahşi rekabet ve sömürüye karşı toplumsal dayanışma ve gerçek bir toplumsallık için otantik bir özlemin popüler ifadeleridirler. Ama bugün bu özlemlerin ifade edilmesi bile sola çıkış kapısını gösteriyor. Çünkü bugün popülerleşmesi gereken tek şey Pazar ve Reklamlardır. İnsanların hayallerini ütopyalardan değil, reklamlardan almaları gerektiği iddiasıyla, kendi amaçlarını toplumsal amaçların üstüne bindiren şirketler ve kurumlardır. Politikacılar ve aydınlar olsa olsa bu operasyonun ajanları olabiliyor.&lt;br /&gt;“Çağımızda özveri düşüncesi meşruluğunu yitirdi; insanlar, ahlaki ideallere ulaşmaya ve ahlaki değerleri korumaya teşvik edilmiyorlar ve bunun için kendi sınırlarını zorlamaya istekli değiller; politikacılar ütopyaları tamamen öldürdüler ve dünün idealistleri pragmatikleşti. En evrensel sloganımız “Aşırılığa hayır!” Bizimkisi katıksız bireycilik çağı ve sadece hoşgörü talebiyle sınırlanan iyi yaşam arayışı revaçta (kendi kendini kutlayan ve vicdandan yoksun bireycilikle birleştiğinde, hoşgörü kendini ancak kayıtsızlık olarak ifade edebilir). Ödev sonrası çağ ancak en kalıntı halindeki minimalist ahlaka izin verebilir; Lipotevsky’e göre bu, alkışlarla karşılamamız ve beraberinde getirdiği özgürlükten zevk almamız gereken tamamen yeni bir durumdur.” (Z.Bauman, 1998,s.20)&lt;br /&gt;Evet bizim liberal aydınlarımız için de bu alkışlarla karşılanması gereken bir durumdur. Anılan gazeteleri açın bakın, sayfaların bu alkış sesleriyle dolu olduğunu göreceksiniz. Beraberinde gelen ‘özgürlük masalı’nın ‘kayıtsızlık’ anlamına geldiğini, ve islamı coşturduğunu örtmeye hiç de uğraşmayan bir fütursuzlukla üstelik. Ezilenlerin zalimleşmeleri, cehaletleri, kurnazlıkları, riyakarlıkları, hinlikleri, bedavacılıkları, her ne ise o oldukları hal, ütopyalarla değil ideoljilerle ilgilidir. Çünkü ütopya ideoloji değildir, o ideoloji-olmayandır. “Ütopyalar ideolojik karakterlerini kendilerinden değil eklemlenmelerinden alırlar”(S.Zizek) “En tiksindirici ideolojilerde bile ütopyacı bir yan vardır”(F.Jameson). Dolayısıyla bir ideoloji için ‘ideoloji-olmayan’ yani ütopya, mutlak olarak gereklidir. “Nazi ideolojisinde bile yahudi karşıtlığı, kapitalist sömürünün irrasyonalizminin haklı bir yadsınmasında, ütopyacı bir toplumsal yaşam özleminde vb. temellenmemiş miydi?”(Zizek, s.186)  Bayan yazarın liberal ideolojisi için de, bir ütopya, bir mit gereklidir; bireysel özgürlükler ve buna en uygun biçim olarak ‘gençlik’ miti. Bu yüzden, bayan yazar için yoksayılması gereken ütopya sadece, birlikte yaşamanın en otantik biçimi olarak bireyi değil birey-toplum aynılığını düşleyen sol ütopyadır. Sorun solun hayaletinden kurtulma sorunudur, dolayısıyla ütopya deyince akla sol ideolojiye eklemlenmiş ütopyalar gelmelidir. MHP ideolojisinde de, islamcı ideolojide de ütopya var, ya da liberal ideolojinin ‘bireysel özgürlükler’ ütopyası.. Hayır, bunlar eklemlendikleri ideolojilerle hiç kirlenmemiş, hala saf ve temizdirler. Bireysel özgürlükler ütopyasının saflığı, liberal ideolojinin saflığının teminatıdır. Yaşamak, sadece solcuları kirletir liberalleri değil. Oysa yaşamak çok kolaydır, Cervantes’in mızrağını değirmenin kanatlarına batırmayı kendin seçmemişsen eğer. &lt;br /&gt;Bayan yazar, eh böyle güzel rüyalara ulaşmak için bir miktar yanlış (kan gözyaşı muhabbeti) olacaktı elbet mantığından hareketle ölenler, kırılanlar da olduğunu belirtmek nezaketini gösterir. Ama ölenler bayan yazarın solu çağ dışına gönderen mektubuna pul olmaktan öte bir anlam taşımazlar. Peki kalanlar; &lt;br /&gt;Kimi geçmişini inkar etti, kimi fikirlerini. Geçmişini inkar edenler, kırılmışlığın ve yenilmişliğin ezikliğini, kıranların ve yenenlerin safına geçerek unutmaya çalıştı. Fikirlerini inkarla yetinenler ise inkarcı olmayanları aşağılayarak, alay ederek, ‘değişmeyen aptaldır’ tesellisine sığındılar. Bilemediler ki gençliğini inkar, geleceğine ihanettir. Ve yaşlandılar. Çünkü yaşlılık, ideallerin bittiği yerde, hayallerden umut kesince başlar. Umut gençlik, yanlış ya da doğru bir hayale inanmaktır tazelik.... Yaşlılık, ‘benim gençliğimde...’ teranesiyle başlamaz hep. Bugün kim ‘şu bizim solcular...’ diyorsa, bilin ki eski solcudur, yorulmuştur, yaşı kaç olursa olsun moruktur.... Yaşlanmayın aptaldır diye oyalanmayın beyler! Yer açın, geliyor gençler”  (Kırıkkanat, agy.)&lt;br /&gt;Politik bir olay,  ancak böylesine vulgarize edilir ve retoriğe indirgenirse ve ancak böylesine ahlaki ve metafizik bir duruma çevrilirse, bir miti (gençlik mitini) inşa edebilir. Üstelik nihai olarak ırk ayrımcılığını da olumlayacak bir anlayış tarzı inşa ederek. Liberaller bildiğim kadarıyla cinsiyet ayrımcılığına karşıdır, erkek egemenliğine aman vermezler. Sonuç olarak cinsiyet ayrımcılığı, toplumsal, tarihsel ya da ideolojik politik olmaktan çok önce biyolojik bir ayrımcılığın meşruiyeti üzerine temellenir, yani biyolojik özcülüğe dayanır. İyi de yaşlı-genç ayrımı nereye dayanır, biyolojik ayrımcılığın meşruiyetine değilse nereye? Ve biyolojik özcülükte temellenen yaşlı genç ayrımcılığı yapan bir ‘bayan yazar’ın, daha sonra ‘kadın-erkek’ ayrımcılığına karşı çıkma olanağı nasıl kalır? Nerede kaldı bireysel özgürlükler miti? Sadece genç olursa, sadece batılı olursa, sadece kadın olursa bireyler bireydir, peki kalanı? Öylesine koşulsuz bir birey endeksine bağlı ki, yaşlı ya da genç olsun bireyi ‘koşullu’ düşünemiyor. Koşullar-nedenler ıskalanınca da duygusal düşünme, yargıyı, iki uca savuruyor; lanetleme ve yüceltme. Duygusal düşünmenin başka da modu yoktur çünkü. Dönenler, ihtiyar ve morukturlar, ideallerini kaybetmiş, hayallerini tüketmiş, inkarcılardır onlar. (ki bu toplumsal karşılığı olan bir tespitin ahlakçı istismarıdır) Gençler ise aşkın bir kurtuluş umudunun özneleri,  (ki bu da o ahlakçı istismarın istismarıdır) salt genç olmaktan kaynaklanan insan üstü, metafizik varlıklar, her biri bir apollon, athena, kılıçlarını kuşanmış tüm gök yüzü tanrıları, geliyorlar... Geleceğimizi kurtaracaklar. Daha yeni üniversite sınavı geçildi ve bir milyon beş yüz bin genç dışarıda kaldı, otuz beş bin genç sıfır aldı, genç işsiz sayısı dört milyon, çoğu yurt dışına kaçma özlemiyle yanıyor, ne aile, ne toplum ne devlet onlara güvenli bir gelecek sunamıyor. Ve bu gençler toplumun ‘sayılmayan’ ‘hesaba katılmayan’ büyük çoğunluğu içinde kendi kaderleriyle baş başa, (şirketlerin onları birer tüketim makinası olarak görmesi dışında) terk edilmiş durumdalar.. vb. Liberal öz güven metafiziği, gerçekliğe tosladığı her durumda kendi metafiziğini bir güce ‘gençliğin gücüne’ yansıtmakla ancak kendini rehabilite edebilir. Bayan yazar, ancak böyle bir rehabilitasyonun cesur ve atak söyleminin yüklediği ve tamamladığı bir bireysellikle ‘yazar’lığını kuruyor. Ve bir tespitten (ideallerin kaybından) ancak bu kadar uzakta, yani bir doğruyu, gerçeği istismar edebildiği ölçüde,  bu denli uçuk bir yargıya  (mitik gençlik düşüne) varıyor. Ve yazı, bu mitik durumun gerçeklikten uzaklığıyla öylesine kuşatılmıştır ki, okur bu uzaklığı görmekte gecikmez ve görmesiyle birlikte ‘çaresizlik’ deneyiminin iflah olmaz umutsuzluğuna düşmek ile gazetenin zihniyetini onaylamak arasında sıkışır kalır. Liberal umut, bu gerçek umutsuzluğun tek alternatifi olur çıkar. Her iki koşulda da okur mitlerle baş başa kalır. Gerçekle zıtlık içinde bir gençlik miti ya da liberal bireysel özgürlükler miti. Bayan yazar, salt retorikten kaynaklanan ‘marifetini’ sergilemiştir, geriye kalan İsmet abisinin, tabloyu ‘sezgi gücüyle’ anlaması  ve yazıyı basmasıdır. Bayan yazara gerçekten haddim olmayarak, samimi bir önerim olacak; eğer politik olarak Radikal Gazetesi ve onun yöneticisi ile ters düşüyorsanız, en onurlu tavır, kişiliğinizi meze yapmaktansa, ‘şöhretin dışında’, emeğin ve zekanın onuruyla yaşamanın mümkün olduğunu hatırlamaktır. Aksi halde Liberal bir zeminde ‘sol görüntü’ ile gazetenin diğer köşelerinin ‘kavga’ moduna girdiği görüntüsünün popülerleşmesi (yani hem sol duyarlıklı okura hem de liberal okura gazeteyi sattırması) ‘patronun kazancı’nı artırma oyunundan başka bir komedi olamaz. &lt;br /&gt;Gelelim şu dönme meselesine. Bu ahlaki bir olgu mudur? Evet. Politik  bir olgu mudur? Evet. Sonuç olarak bu etik-politik olgu bir olaya ya da Hakikat Olayına işaret eder mi? Eder. Peki bu nedir?  Murat Belge geçenlerde Birgün sayfalarında (galiba temmuz’un ikinci hafta sonu) bir röportajda, artık solcu olmadığını, Liberal olduğunu ilan etmiş; &lt;br /&gt;“Tezer Cem-  Siz nasıl bir solcusunuz peki?&lt;br /&gt;Murat Belge- Sol-Liberal arası diyebilirim. Ben solcu olmadan önce zaten liberaldim, liberal derken siyasi liberalizmi kastediyorum bu terim dünyada da kullanılırken daha çok ekonomik liberalizm tarafıyla kullanılır. Liberalim diyenler illa siyasal anlamda liberal olmayabilirler. Şimdi George W. Bush ‘da ekonomide liberal olduğunu söyleyecektir ama ne kadar liberal olduğu Allah’a kalmış bir iş.Türkiye’de de böyle ekonomik liberal çoktur ama siyasi liberal yoktur, ancak yeni yeni derneklerle böyle bir akım başlıyor Türkiye’de. (...) Zaten ABD gibi bazı ülkelerde liberal deyince solcu anlaşılır.” &lt;br /&gt;Ben de daha önce (Wesvese dergisi, nisan 2004) Belge’nin kendi yazılarından alıntılarla liberal tercihini ilan ve ifade ettiğini göstermiştim. Tabi ben Belge’nin siyasi liberal seçimini, ekonomik liberalizmden ayrı tuttuğunu bu röportajda öğrendim. Doğrusu şu ki siyasi liberalizm tercihinin (herhangi bir örgüt içi demokrasiye indirgenemez olan bu tercihin) ekonomik liberalizm dışında nasıl bir ‘ekonomik sistem’e denk düştüğünü ben bilmiyorum ve kimsenin bildiğini de sanmıyorum. Ama öyle görünüyor ki Belge, ekonomik liberalizme denk düşmeyen bir siyasi liberalizmi biliyor ve kendini de orada görüyor. Her neyse ‘zaten ABD gibi ülkelerde liberal deyince solcu anlaşıldığına’ göre sorun yok, neticede Belge, biraz solcu (ama artık kendisinin bile ciddiye almadığı bu ‘biraz’ı başkalarının ciddiye alması da beklenmemelidir) -liberal olduğunu söylüyor. İyi, güzel ne var bunda. Bu ahlaki bir tutum mudur? Evet ve ben bunu önemsiyorum, değer veriyorum ve onaylıyorum. Ve hala bu beyanatı yapmayanlara, yani liberal olduğu halde hala solcu geçinenlere örnek olmasını diliyorum. Geç kalmıştır ayrı konu ama doğrusu budur. Şimdi ben Bayan yazarın mantığından bakınca Murat Belge’ye ahlaki yaftalar mı yapıştırmalıyım, dönektir falan türünden ahlaki oyunlar oynayıp onu aşağılayarak, bunu kendimi yüceltmenin bir aracı olarak mı kullanmalıyım? Elbette hayır. Tam tersine samimiyetle takdir etmeliyim. Hangisi doğru tavırdır: kendisi ortodoks Stalinci, yani devlet ve toplum fetişisti bir birey düşmanı olduğu halde hala solcu olduğunu söyleyen mi, kendisi yağ bağlamış göbeğiyle tüccar liberal olduğu halde hala solcu olduğunu söyleyen mi, Hüseyin İnan’ın sehpaya çıktığı gece ‘yaptığım hiçbir şeyi kendi çıkarım için yapmadım’ şiarıyla gerçek anlamıyla ölen Kemalist özgürlükçülüğün, sonradan Amerikan tezgahlarında dokunan totaliter biçimini Kemalizm sloganıyla sahiplendiği halde hala solcu olduğunu söyleyen mi,  yoksa Murat Belge gibi, geç de olsa, çıkıp ben artık liberalim diyen mi?  Belge’nin tavrı, iki yüzlü bir ahlaki vesayetten (nihayet !) kurtulmanın ve safları ayrıştırmanın doğru tavrıdır. 12 eylülden sonra bizim sorunumuz, solcuların liberal kurumlara üşüşmeleri ve liberal bir dünyayı seçmeleri sorunu değildir, kendileriyle birlikte solun da liberal olduğunu zımnen içeren ahlaki travma sorunudur. Sol, toplumsal dayanışma ve gerçek bir toplumsallık için otantik bir özlemin yeridir ve yerinde durmaktadır. Yani insanlık tarihi boyunca sadece bilginin değeri değil edimin de değeri olduğu için yerinde durmaktadır. Solun bugün yok olduğunu söyleyenler sadece bilginin değerine tapanlar ama edimin değerini yadsıyanlardır. Bu bir tercihtir ve kimseyi suçlamanın, mahkum etmenin gerekçesi de değildir. Ve bugün sol, birey ve toplumun (özdeş olmayan aynının) eşanlı inşası (meydana getirilmesi) sorunu olarak önümüzdedir. Sorun bu yerin yerli yerinde durduğunu insanların anlaması ve davranması sorunudur. Bu yeri terk edenlerin cehd ettikleri yere kadar yolları açıktır. En iyi düşman, görünen düşmandır. Varsayalım bir dosttan, dost zannedilen birinden kazık yemek mi daha çok acıtır, yoksa düşman bilinenden mi? Gündelik yaşamda bile bu sorunun yanıtı açıktır, elbette birincisinden, Liberal Birgün ve Radikal gazeteleri tam da bu nedenle, islamcı ya da faşist gazetelerden çok daha tehlikelidir. Öte yandan, ben artık liberalim beyanatı sahibini aklar mı? Aklanmaya ihtiyacı olduğunu sanmıyorum. Ve buna hiç gerek yok, çünkü sorun ahlak meselesi değildir. Olay bir hakikat meselesidir, yani tam da ‘Politik Olay’ın çekirdeği, nüvesi, özüdür. İşte bu nedenle, şu sorular, ahlakın değil hakikatin sorularıdır: “peki, neden bu beyanat 1983 lerde ‘yeni gündem’le birlikte yapılmamıştır ve yirmi küsur yıldır Sn. Belge kendisini izleyenleri nereye taşımıştır?’ Bütün o cafcaflı, şaşaalı ‘solculuk gösterileri’, Birikim dergisinin mangalda kül bırakmayan uçuşları, Şerif Mardin ve Weber’in yol gösterdiği bir İslam ittifakı ve giderek Batı emperyalizminin vesayetinde bir sözde demokrasi için miydi? 20 yıldır onca ‘demokrasi umudu ve özgürlük özlemlerinin’ geleceği yer burası mıydı? Bunun için mi ihtiyarlattınız koskoca İstanbul gençliğini? Sonunda artık ‘ben liberalim’ demek için mi? Ben Avrupa parasıyla ‘entelektüel’ faaliyet göstermeyi onaylıyorum, siz de buyurun demek için mi? En azından Laçiner, sen buraya gelmek için mi..., CNN’de, Taha Akyol’un önünde kıvırta kıvırta küreselleşmeyi alkışlamak için mi ihtiyarladın?” Bu sorulara verilecek yanıtlar politik olmak durumundadır, ahlaki vicdani vesaire değil. Yanılmışız... Bu cevap yetmez!!  Gerçek cevabın 31.12 tarihli bilançoların ‘vergi dışı kar’ sütunlarında olduğunu düşünmek bile istemem. &lt;br /&gt;Yetmişlerde benim ve benim gibilerin önüne düşerek, tandoğanlarda, eskişehir yollarında, kızılaylarda, taksimlerde, yüz binlerce genci ‘taşıdığı yerden’ emin ‘komiserler’ vardı, şimdi onların kalkıp yanılmışım, şimdi artık şu hoşgörü edebiyatıyla, hukuksal mutabakatçılıkla, bak çevre de kirlenmiş, çevre korumacılığıyla yetinin diyemeyecekleri gibi, bu cevabın da yetmeyeceği gibi. Bu, ileri sürdükleri yeni gerekçelerin önemsiz olduğu anlamına gelmez, bu ‘komiser’ artıklarının bu lafları etme haklarının olmadığı anlamına gelir. Azıcık utanma ve haya duyguları varsa ortodoks inlerine çekilip (okura hürmeten başka şey diyemediğimden) mutlak sükuta sığınmaları gerekir ya da yeni sol arayışların umut ve heyecanını, Avrupa kapılarında değil, bu ülke toprakları üstünde ve bu ülkenin tüm insanlarıyla birlikte kendi özeleştirilerinden sonra kamuyla paylaşmayı ve inşa hareketlerinde (Avrupalının bu ülkede sürekli pompaladığı etnik ayrımcılık virüsünü bir an önce boğarak, Türk ırkçılığı derken Kürt ırkçılığını da -Brüksel’den korkmadan- lanetleyerek) sıradan nefer olmanın onurunu seçmelidirler. Ama hayır hala vakıf vb. STKlar içinde yuvalanıp, kendi loncalarında horozluk yapmaya yeltenen ve hala ‘revizyonistler, menşevikler, reformistler’ türünden asarı atika ortodoks bir terminolojiyle birbirlerini yemeye çalışarak, kendi sultalarını inşa peşinde koşarak (1 mayıs 2004 rezaleti örnektir) solun yeniden inşasının önünde cesetleriyle engel olmayı seçebilmektedirler. Ne AB konusunda ne Kürt meselesinde hiçbir çözüm geliştiremeyen, yön tayini için her konuda AB’nin ve liberallerin ağızlarına bakan (örn. ÖDP), halktan ve gençlikten mutlak anlamda kopuk bu komiser artıklarının hala solculuk iddialarıdır ki, bu ülke gençliği ve sıradan demokrat neferlerinde umutsuzluğun, çaresizliğin kökleşmesine ve derinleşmesine neden olmakta, liberal, islamcı ve ırkçı göçlere dönüşmektedir. Bu komiser artıklarının solun inşası için, liberallerden, islamcılardan ve faşistlerden daha az zararlı olduğunu kim söyleyebilir? Ve hala onlara iman edenler, kendi yetmezliklerinin, acizliklerinin ve nostaljilerinin kör kuyusunda debelenmeyi nasıl olur da ‘özgürlük’ olarak deneyimleyebilirler? Ve ben, bütün bunları söyledim diye, aman aman bir ‘aydın’ olduğum ya da ikbal peşinde koştuğum zehabına kimsenin kapılmasını istemem. Gereklidir ama, üç tane kitap okumakla da hiçbir halt olunmaz. Yüreğimin yangınını koydum, sesimin sadasına sığındım hepsi bu. Bütün dileğim yüreği yananların çoğalması ve artık safları ayrıştırmasıdır. Liberalsek liberal olalım. Solcuysak solcu olalım ve önce sadece redlerimizle yaşamayı öğrenelim, kimseye akıl hocalığı yapmayalım ve kimseyi kandırmayalım ve kimseye yamanmayalım. Çünkü biraz liberal biraz solcu, işte tam da bu insan; eğer insanlığa varolmanın onuru diyorsak, tam da bu onuru bayağılaştıran, insansızlaştıran, ‘son insan’dır. Ve yeni bir sol, neo-liberailzmin ve ortodoks marksizmin dışında yeni bir sol, mümkündür ve sadece bu son insandan sonra mümkündür.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;husamcett@ttnet.net.tr&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;notlar&lt;br /&gt;(*) ‘Bayan yazar’ nitelemesini, ‘bayanlık’ nosyonunun son yıllardaki liberal evrim içinde, ‘erkek egemen bayan’dan cinssiz bir adıl haline dönüşüm sürecini başka bir yazıda ele almayı umuyorum. Şimdilik, buradaki kullanımın cinsiyet nitelemesi olmadığını, androjen bir politik kimlik nitelemesi olduğunu vurgulamakla yetineyim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bauman,Zygmunt  (1998),  Postmodern Etik, Çev. Alev Türker, Ayrıntı yay. İst.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zizek, Slavoj, (2000), The Ticklish Subject, Verso,  London . NewYork&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22716177-114043939200718775?l=imlasizarsiv.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/feeds/114043939200718775/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22716177&amp;postID=114043939200718775' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043939200718775'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043939200718775'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/2006/02/achtung-heil-libessral-ya-da-saflarn.html' title='Achtung! Heil Libe(SS)ral! ya da safların ayrışması gerek./ Hüsamettin Çetinkaya'/><author><name>imlasizarsiv</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04428847703781122760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22716177.post-114043924250098279</id><published>2006-02-20T04:39:00.000-08:00</published><updated>2006-02-20T04:40:42.593-08:00</updated><title type='text'>gece tutanakları/ ahmet yüce</title><content type='html'>şiire mükemmel mazerettir gecenin müntehir dengesi  &lt;br /&gt;ölüm haberi bekleyen sıkıntıyla cebelleşirken mazi&lt;br /&gt;biten günü yinelemek isteyen sinsice göğün sözüdür &lt;br /&gt;yani gece yıpranmış karbon kağıdındaki esas&lt;br /&gt;külün düştüğü yerden tertemiz bir sayfayla aydınlanan hassas temas&lt;br /&gt;ağzımda büyüyen yabani tat ve tenimde üreyen tabiattır &lt;br /&gt;kendinden sonraki eksikliğe herkesin kendini taşıdığı seyahat&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;şiirde mükemmel maharettir ceddi azarlayan cüret&lt;br /&gt;yağmur toprağının koksu her matemde &lt;br /&gt;yüzümüzün kuraklığında şuursuz kudret &lt;br /&gt;iki gövde arası gül ezmesi  &lt;br /&gt;iki gözde asılı güz ezberi &lt;br /&gt;iki tekle ten kınında geçmiş ağırlayan  gecede&lt;br /&gt;kendinden önceki sureye herkesin kendini kaçırdığı ibadet&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve şimdi: ân katlindeki kuvvetli mekandadır zerafet&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22716177-114043924250098279?l=imlasizarsiv.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/feeds/114043924250098279/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22716177&amp;postID=114043924250098279' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043924250098279'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043924250098279'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/2006/02/gece-tutanaklar-ahmet-yce.html' title='gece tutanakları/ ahmet yüce'/><author><name>imlasizarsiv</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04428847703781122760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22716177.post-114043916872809336</id><published>2006-02-20T04:38:00.000-08:00</published><updated>2006-02-20T04:39:28.873-08:00</updated><title type='text'>Gençliğin Bütünlemeli/ Arif Madanoğlu</title><content type='html'>labirent çıkmazı şehirler, şer vakti&lt;br /&gt;daralan çemberden eğilip geçmedim diye&lt;br /&gt;dolu vurgunu gecelerden geçtim&lt;br /&gt;güzdür! erken bindiren güzdür&lt;br /&gt;örgütledim imgeleri vuruşkan güzel&lt;br /&gt;vuruşkan güzel duyarlıklar gördüm&lt;br /&gt;anlam dağları silme gelincik&lt;br /&gt;renk taşkını düşlere yoruldum&lt;br /&gt;düşleri iş bilen kelebeklerin dansı&lt;br /&gt;tansık yerine geçer kuram bahçesinde&lt;br /&gt;kuram bahçesinde yasak meyve&lt;br /&gt;dişlemesem itaatten gelir, dişlesem isyan&lt;br /&gt;çocukluktan gidilen o sınırsız koşu&lt;br /&gt;denge yoksulu dünyaya ünlem olur&lt;br /&gt;ses yoldaşım ey, arama uzak&lt;br /&gt;tehlikeli menzil, kostak ırmak gibi&lt;br /&gt;işlek denize, dirimdeki derinliğe&lt;br /&gt;çalışalım seninle. gitme uzak;&lt;br /&gt;bizde derin siyaset çok bulunur&lt;br /&gt;yalçın kayalar katı duyarlık &lt;br /&gt;öznesiz efsane, sarmal rivayet eseli&lt;br /&gt;güzdür! vaktini şaşıran güzdür&lt;br /&gt;ah, çiğneyip geçemedim kan izlerini&lt;br /&gt;akla hayale sığmaz günlerden geçtim&lt;br /&gt;gençliğim bütünlemeli…&lt;br /&gt;son kuşlar da havalandı şarkılarımızdan&lt;br /&gt;şu yeryüzünden  anlamı da kovunca&lt;br /&gt;geleceksiz bir gençlik aşkı nasıl örgütlesin&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22716177-114043916872809336?l=imlasizarsiv.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/feeds/114043916872809336/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22716177&amp;postID=114043916872809336' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043916872809336'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043916872809336'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/2006/02/genliin-btnlemeli-arif-madanolu.html' title='Gençliğin Bütünlemeli/ Arif Madanoğlu'/><author><name>imlasizarsiv</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04428847703781122760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22716177.post-114043898190910199</id><published>2006-02-20T04:34:00.000-08:00</published><updated>2006-02-20T04:36:21.973-08:00</updated><title type='text'>Debelenme?!.../ Mehmet Aksoy</title><content type='html'>Bu umarsız duruşu biliyorum ben. Derin karanlık bir kuyu vardır o bakışların ardında. Değer vermiyor bilmeden değersizleştiğini, yokederken son güzelim pırıltıyı da kuyulaşan koyulukta. Özlemedin mi gözyaşlarının bir başkası için akmasını? Anlamsız bir filmde gülerken ağladığına, aptallığına; gülebilirken ağlayabildiğine aptallığına bir filmin; anlamsızlığına ve ağlayabilindiğine aptallığa, aptallığına, hatırlıyor musun hala? Oradakini biliyorum ben, bende de vardı senden, belki de gitmedi hepten. Karanlıkta ıslık çalan gölgeler, mırıltıları hep korku tonunda, sendeki karanlığın yanında esamisi okunmasa da, dengeli bellenme yok ya bunda, korktuğun da bu aslında; daha fazla kuyundaki karanlık. Ne doluyor başkayla ne de boşalıyor, görüyorum orda öyle duruyor. Duruyor, durduruyor, duraklıyor. Debelenmiyorsun teslim olmuşsun. &lt;br /&gt;  Mevlevi tekkesi yapmak gönlü ama kapıyı biraz gizliye açmak. Önünden geçerken kendiliğinden açılan alışveriş merkezi kapıları gibi değil ama kilitli olmasa da rezeleri biraz paslı belki yağmurla şişmiş tahtaları olan bir kapı. Açılmaya hazır bir kilitsizliği olsa da biraz zorlanmak isteyen girecek olan tarafından. Bu belki kişisel inisiyatif alınmasını bekleme riskini göze almak o ağır tahta kapının ardında. Bir nevi saklambaç bu, bilmem oyun mu, hadi oyun olsun sorun mu? Ebe kimliğinin tespiti güç, saklanan ve arayan arasında. Ortada ebe yokken saklananın umut ettiği arayan ya da ebeliğe soyunmuş bir arayan, acep var mı saklanan? Bulunmak umuduyla saklananın zavallı yalnızlığı ve arayanın yalnız zavallılığı. Sanılanın aksine asosyallerdir derdini apaçık ortaya koyan, kalabalıkta yalnızlık çekenler daha gizli ağlarlar. Kalabalığında asosyalleri hiç karıştırmamalı, atın arkasına bağlayıp kamçılamalı atları.&lt;br /&gt;"Ben beni bilmez isem kimleri bilebilirem&lt;br /&gt;Ben bir kaybolmuş isem kimleri bulabilirem &lt;br /&gt;Ya ben benle isem başkayı neylerem." &lt;br /&gt;Başucundaki biblolar pek de şirin, hangi romandan fırtladı yatak odana ya da sen de mi ordansın yoksa ben mi bir kitaba tıkıldım? Yok yook bu abartı... bu yapaylık... kim çizdi seni, karikatür? &lt;br /&gt;Evet bilimkurguları ben de severim ama artık sevişmeyelim. Yolculuklara gidelim, başladığı yerde bitelim yani dönelim, hep bir ileri bir geri etmeyelim. Kafamdaki sikişiklik senin de suçun değil tabii, neden olsun, sikin yok ki senin. Ama ya dilin. Seksist bir sikten kötüsü yapay bir sik, ki yapay olan en seksist burda. Debelenmeliymişim biraz daha oysa, daha iyi olacakmış bizim için. &lt;br /&gt;Kadınlar hakkında çok bir fikrim yok, aslına bakarsan çok da kafamı yoran bir... ne demeli bilemedim. &lt;br /&gt;Mutsuzluğun terbiyesizliğinle yaşıt mı, hangisi kovalıyor ağzı salyalı bir köpek gibi yoksa tam da tersi mi, tasmalı ardından mı sürükleniyor ağzı salyalı bir köpek gibi. Biçim-biçem tartışmasını aşka fırlatsanız don huan-sirano gibi bir şeyle karşılaşıverirsiniz. Ziv ziiiv ziv... çok duyuldu bunlar çook. Biri birini tercih eder elbet kendine göre. Hangisi bozulur diğeri tercih edildi diye, hele ikisi birarada ise aynen yüzyılın reklam kampanyalarında olduğu gibi. Kredi kartına taksitle, ille de ısrarlıysan indirimli de... ama yeter debelenme. &lt;br /&gt;Kadınım çalışmak mı istiyorsun, iyi ama niye? Ee peki ben çalışmayayım öyleyse. Yok canım yapmazsın öyle şeyler bana, ayıp ayıp. Ne gerek ki, niye, ben çalışmak istemiyorum gereksizse, aaa deli mi ne? Kavga edemicem senle sikimi tuvalette unuttum, bir vajinanın karşısında siksiz de şansım var aslında ama çok haksızlık olur, zaten kabul etmez ki, ne de olsa yeri&lt;br /&gt;belli, olsa kaç yazar olmasa kaç. "Debelenme teslim ol". Eyvah yine yenildim. Neyse şimdi daha güzel yenildim Samy amca teşekkür ederim. &lt;br /&gt;Derisini fırlatıp atıyor yılan, soyunuyor. Daha güçlüsü, daha yenisi için bırakıyor kostümünü. Ey yılanlar ne zaman ıstakozluğa erişeceksiniz, yeniledikten sonra kabuğu, yeni kılıfla ilk ziyafeti eskiyi mideye indirerek çekeceksiniz. Eski kabuk girince zayıf kabukla korumasız kalan bedene yeni kabuğu sağlamlaştırır içindeki enerciiyle. Benzerlik gözyaşartıcı da doğayla yakın (özdeş mi demeli yoksa, ayy) yaşamak yanlış anlaşılmış sanki mi ne? Maskenin altından sürekli, maskeler çıkaran ilizyoncular gibisiniz de yaşamda illüzyon yaratmayı da yanlış anlamışsınız mı ne sanki, hı? Debelenin debelenin de daha hızlı batın derinlere.&lt;br /&gt;Kuşun biri karda kışta kalıvermiş de çok üşümüş, az daha ölcekmiş de bir inek üzerine sıçıvermiş. Donmak üzere olan kuş bokun sıcaklığıyla ısınmış haliyle, çok mutlu olmuş şarkı söylemeye başlamış. Şarkıyı duyan bir tilki de gelip bokun içindeki kuşu ordan çıkarıp yemiş. Kıssadan hisse de şuymuş; üstüne sıçan her zaman sana kötülük yapan değildir aynen bokun içinden kurtaran da her zaman kıyak yapmıyordur adama. En önemlisi de boğazına kadar boka batmışken şarkı söylemenin hiç akıllıca olmadığıdır. Hımm. Manipülasyon, ortayolculuk, uzlaşmak, sosyal demokrasi, liberal sol, boklu kuş kanadı menüde(möönü mü demeliydi acep gaassaraaylılar). Sigara söndürmekten öte işlevsiz ayaklar yerle sıkı bağlarını koruyan.&lt;br /&gt;I wouldn't piss on you if you're on the fire. (dört bir yanını ateşler sarmış olsaydı bile bebeğim gelip üzerine işemezdim - chumbawamba) Niye böyle şeyler var ki? Şaka maka kültür acayip bişey. &lt;br /&gt;  Bakarken bir yoldaşının gözlerinin içine bir çift göğüs, sertleşmiş bir sik, bir zonta, bir solcu kaçıveriyor mu gözünüze, rüzgarda gelen davetsiz misafir tozlar gibi ve arkasından "maskeleeer" "kimlikleeer" lakırtıları da irinler içinde fışkırıyorsa surata, isyan doğal olan olmalı sanki mi ne, hı? &lt;br /&gt;  Haliyle unutmamalı umutsuzluğun en iyi dostu olduğunu umudun. O korkulu bir acı çekiş, çekiş de kimden kendinden mi, kendinden saydığından mı? Evet yine, "maskeleeer" "kimlikleeer", soyundukça giyiniyor yılanlar, daha da güçlü zırhlara soyundukça sarılıyorlar. "Sar beni, sar" Sar seri serseri demeliydi. Ben yıldım ama debelenmem istendi. Az kaldı ıstakozluğa, az. Yiyecek attığı kabuğu, binlerce afiyet dilenecek, herkes afiyetler dileyecek. Boğuntu bunlar hem de saçma sapan. Ne de güçlüler, ezilmiyor bedenleri kendilerinin altında. Kokuşmuş muşmula suratlılar, gülüşler ne de iyi göstergeler. İşte bu kokuşmuşluğun kendisi, onlar ezilmiyorlar, ezilmiyorlar da, ya kendisizliğiyle eriyenler. Başkasızlıkla kendisizleşenler artık yalnız kalamıyorlar ki. Debelenme mi? İyi de niye ki? &lt;br /&gt;Niye mi? Bizim deliler taşların ceplerine tıkıyorlar. Delik cepken de bir kuyu da, olmuyor işte. Bizim akıllıların işi kolay o yüzden. &lt;br /&gt;"Debelenme, keskin sirke küpüne zarar." &lt;br /&gt;O yüzden mi sizin küpler bahçede hazinelerinizi saklamaya yarıyor yalnızca. &lt;br /&gt;Kırk küp kırkının da kulpu kırık kara küp &lt;br /&gt;Kırk haramiler geldi aklıma birden. Ama onlar çok kopuktu di mi? (freak freak)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22716177-114043898190910199?l=imlasizarsiv.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/feeds/114043898190910199/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22716177&amp;postID=114043898190910199' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043898190910199'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043898190910199'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/2006/02/debelenme-mehmet-aksoy.html' title='Debelenme?!.../ Mehmet Aksoy'/><author><name>imlasizarsiv</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04428847703781122760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22716177.post-114043827752526524</id><published>2006-02-20T04:24:00.000-08:00</published><updated>2006-02-20T04:24:37.586-08:00</updated><title type='text'>Ö z g e   D i r i k   G i t t i. / Zafer Yalçınpınar</title><content type='html'>Önce Yavuz Çetin şimdi de Özge Dirik… Şair dostum Özge Dirik’in ölüm haberini aldığımda az kalsın deliriyordum, belki de delirdim. Dün ne yapacağımı bilemez bir halde, önce evin içinde, sonra da dışarılarda dolandım durdum, içki içtim, birilerine öfkeli öfkeli baktım ve birilerini hayatımdan silmeye karar verdim. Daha kime öfkeleneceğimi ve ne yapacağımı bilmiyorum.  Ayrıca, artık, içimdeki acıya, bu kemirgen duyguya nasıl yaklaşacağımı da bilmiyorum. Etraftaki tüm sürüngen hayatlıların, kendim gibi bordro yalakalarının, bankacıların, eski sevgililerin, amirlerin, müdürlerin, televizyoncuların, güvenlik görevlilerinin, popçuların, politikacıların, futbolcuların -tüm bu pisliğin- nasıl üstesinden geleceğimi, bu olanları nasıl göz ardı edeceğimi hiç bilmiyorum. Çok öfkeleniyorum; psikiyatrlar ve SRII üreticileri gülsün. Evet, tüm bankacılar ve para kiralayıcıları, şirket sahipleri, dünyayı ve memleketi bu hale getirenler, hep bir ağızdan gülün. Her zaman olduğu gibi, o  soğuk kanlarınızla “soğukkanlılık” gösterisi yapın topluma… Nasıl olsa toplum gösteri istiyor artık, anlamı unutturun, video klip çekin, karılar, adamlar, yarışmalar gösterin bize, köşe yazıları yazın, köşeyi dönün … Sanırım Özge’yi en çok sizin ve sizin gibilerin  bu duyarsızlığı ve anlam kabızlığı  kırmıştır. Artık biliyorum ve şahit oluyorum ki, doktorlar ve onların ileri sürdüğü savunma mekanizmaları insan ruhunu alçıya almakta, kandırmakta başarısız oluyor. Tüm doktorlara ve Özge’nin iş yerindeki bâzı “plaza götlü para simsarları”na,  altını çizerek şunları söylüyorum: Kafanızı (yan) ceplerinizin içinden çıkarıp, Özge için gerçekten üzülün, sarsılın. Götünüz yerse… Biliyorum ki “yemeyecektir.” &lt;br /&gt;İşte biz, edebiyatçılar,o görkemli kafa karışıklığımızla buradayız. Eminim ki Özge bizim olaylar karşısında  eğilip bükülmemizi istemezdi. Özge’nin şiirleri ve yazıları herkesin karşısında dağ gibi duruyor. Dağ gibi yükselmiş bir mezar taşı olarak (hem de bu sefer yakın bir arkadaşımızın mezar taşı olarak) herkesin ve tüm bu İstanbul denen pisliğin karşında duruyor. Bizler, Kuzey Yıldızı dostları, biz de ölsek bile, öldüğümüzde -ki bir gün öleceğiz- gene de duracak. Durur. &lt;br /&gt;“Kuzey Yıldızı” olarak Özge’nin anısını ve ona olan saygımızı en iyi şekilde devam ettireceğiz. Gerekenler ne ise, yayımlanacak ne varsa, neyi nasıl istediyse, en kaliteli ve en iyi şekilde yerine getireceğiz. Tüm “Kuzey Yıldızı” dostlarına acıyı göğüsleyecek gücü bulmasını diliyorum. Ben öfkelenerek acıyı biraz dindirmeye çalışıyorum. Başka ne yapabilirim ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;29 Ağustos 2004&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22716177-114043827752526524?l=imlasizarsiv.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/feeds/114043827752526524/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22716177&amp;postID=114043827752526524' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043827752526524'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043827752526524'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/2006/02/z-g-e-d-i-r-i-k-g-i-t-t-i-zafer.html' title='Ö z g e   D i r i k   G i t t i. / Zafer Yalçınpınar'/><author><name>imlasizarsiv</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04428847703781122760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22716177.post-114043820209033186</id><published>2006-02-20T04:22:00.000-08:00</published><updated>2006-02-20T04:23:22.213-08:00</updated><title type='text'>Üç Hayat/ Alp Aslan</title><content type='html'>Los Angeles, Ocak-Montreal, Haziran 2004&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Aydedenin üzerinden dünyayı seyrediyordum. Sıkılınca bir üst boyuttaki kapıyı aralayıp karanlık ve ıssızlıktan, binlerce zevkin aynı anda yaşandığı cümbüşe ve kargaşaya dalıyorum kayıp bir eğlence isteğiyle. Çünkü bir alt boyutta acıları, savaşları görmekten bıktım. Roma çılgınlığında tiksinç bir hedonizm denemesi. İçenler-yiyenler-kendilerinden geçenler, seks yapan karışık çiftler, daha fazla yemek yemek için kusanlar, yemekten çatlayıp ölenler, birbirlerini boğazlayanlar... O kadar abartılı bir eğlence ki bu… tiksiniyorum. Bu kadar acının yanıbaşında bu kadar eğlence? Utanç ve nefret kaplıyor benliğimi, helezonlar halinde yavaş yavaş. Nefretin oluşturduğu girdap, güneşin ardından bir kara delik gibi çullanıyor üzerime. Bir kabus bu, karabasan. Karadeliğin içinden milyarlarca renkli ışık beni yutmaya çalışıyor. Yıldızlardan birine sımsıkı tutunuyorum. Ama boşuna. Önce kollarım gerilmeye başlıyor. Korkunç bir acı bu. Parmaklarım parçalanıyor ve ben kopuyorum. Girdap beni yuttuktan sonra kapanıyor. &lt;br /&gt;Boşluktayım. Havada asılı duruyorum. Renk hüzmesi beni ele geçirmiş. Vücudum pırıl pırıl parlıyor. Başım dönüyor, girdap dönmeye başlıyor. Helezonlar biçimimi değiştiriyor. Ellerim uzuyor, sonra ayaklarım. Başım. Gövdem kısalıyor. Birden aklıma tanrının midesinin içinde olabileceğim düşüncesi geliyor garip bir biçimde. Önce gülümsüyor sonra da kahkahayı koyuveriyorum. Deli gibi katıla katıla gülüyorum. Bir kabus bu! Tanrının midesinde kahkahalarla güldüren rengarenk bir kabus. &lt;br /&gt;Tanrı yine saçmalıyor olmalı.&lt;br /&gt;Renkler dağılmaya başlıyor. Büyük bir vakum tarafından çekilmeye başladım. Sonsuz bir hızla ve bilincimi kaybederek, belki de sonsuzluğa doğru uçuyorum…&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;İleride minik bir siyahlık görünüyor.&lt;br /&gt;Doğum ve ölüm. Uyku. Ve geriye kalan, sonsuz rüyalar diyarının dışında yaşadığımız, kısacık zaman dilimindeki, hayat dediğimiz anlamsızlıklar kumpanyası. Sonsuzlukta kısacık acılar ve sevinçler durağı. Anlam yaratmaya çabaladığımız ama sonunda milyarlarca benzerinden başka da bir şey yaratamadığımız, tüketime ve yoketmeye sattığımız değerli zaman aralığı. Sonrası hiçlik. Öncesi de hiçlik değil miydi zaten? &lt;br /&gt;Ne için? Kim için? &lt;br /&gt;Bilmiyorum.&lt;br /&gt;1. Hayat-Giriş&lt;br /&gt;SSCB. 1944 yılı. Odesa-Simferepol treni. Yemek vagonu, saat gece bir suları. &lt;br /&gt;Üçüncü kadeh votkayı da dipliyorum. Acı biberli alkol boğazımı yakarak mideme iniyor. Karşımdakine bakıyorum. Suratında pis bir gülümseme var. Dördüncü kadehleri de doldurduktan sonra işaret ediyor. Genç kız bir şişe daha votkayla geliyor. Kızla gözgöze geliyoruz. Büyük mavi gözlerinin içinde kayboluyorum. İçmemeliydim. Ama hayatın boktan gerçeği alkolün yarattğı tatlı hayal dünyası karşısında kaybetmeye mahkum. &lt;br /&gt;Kendimi tanıtmayı unuttum: Katilim ben. Çeka’nın kadrolu katili. Komünist partiye kayıtlı bir cellat. Devrimde ve savaşta gösterdiği başarılardan dolayı onurlandırılmış bir kahraman. Ama ellerindeki kanı hiç bir şekilde temizleyemeyecek olan bir günahkar. Partiye ve devrime inancını yıllar önce yitirmiş bir zavallı. Kurbanıyla aynı masada, beraber içki içecek kadar aşağılık. &lt;br /&gt;2. Hayat-Giriş&lt;br /&gt;Nepal. 1997 yılı. Katmandu-Jiri yolu. &lt;br /&gt;Hava bozuyor. Sis, ardından da kötü bir tipi. Isı –15 ve düşmeye devam ediyor. Korkmaya başlıyorum. Hava bu şekilde giderse asla mola yerine ulaşamayız. Sert bir rüzgar esiyor. Şimdi küçük buz tanecikleri suratıma vurmaya başladı. Dayanmalıyım. Arkamdaki dört kişinin hayatı ellerimde. Ve kendi hayatım. Yolu seçmekte zorlanıyorum. Durmamalıyım. Hiç bir şey göremiyorum, içgüdülerime güvenmek zorundayım. Yaklar acı acı böğürüyor. Haklılar. Birden beynimde bir uğultu başlıyor. Yolu değiştiriyorum. İçimde çelişki fırtınaları kopsa bile başka bir seçeneğimin olmadığını biliyorum. Adımlarımı hızlandırıyorum. Arkamdakiler kendilerini kayıtsız şartsız bana teslim etmiş durumda. Onları yüzüstü bırakamam. Yol uzadıkça uzuyor. İki saat kadar sonra ulaşmak istediğim yere varıdığımızda sanki iki yüzyıl geçmiş gibi. Ekiptekilerin bazıları soğuk ısırığına yakalanmış, ilgilenmem gerek.&lt;br /&gt;İçeri giriyoruz. Genişçe bir mağara ağzı. Asıl sığınak biraz daha ileride gizlenmiş. Giriyoruz. Girer girmez de pusuya yatmış gerillalarla karşılaşıyoruz aniden. Hepsinin silahı üzerimize doğrulmuş. “Silahlarınızı indirin” diyorum, “düşman değiliz.” Karşımda duran bir zamanlar yoldaşım, kardeşim olan Dipak: “Ne yüzle geldin buraya?” diyor. “Bak!” diyorum. “Dışarıda fırtına var ve başka seçeneğimiz yoktu.” Gözlerim diğerlerini tarıyor tek tek, çoğunu tanıyorum. Ve köşede O’nu görüyorum. O!&lt;br /&gt;Yüreğim karıncalanıyor, ellerim sırılsıklam.&lt;br /&gt;İhanetin bedeli nedir diye şimdi sorsalar sanırım gülüp geçerim. Ama o zamanlar… bir Liderdim. Harekette önemli biri. Her şeyi yapabilecek güçteydim. Güçlüydüm. Çok güçlü. Tek bir zayıf noktam vardı. Yakalandığımda çok işkence gördüm. Anlatılamaz şeyler. Dayandım. Ama onlar baştan beri biliyormuş zayıf noktamı. Yani, sevdiğim kadını. “Öldürürüz” dediler. Düşündüm. Çok düşündüm. Sevgim ağır bastı. Ve ihanet ettim. &lt;br /&gt;Adım haine çıktıktan sonra sevdiğim kadın en yakın dostum, yoldaşımla birlikte olmaya başladı. Yüreğimi buzla kapladım. Bir haindim. Belki de tek suçum sevdiğim kadını korumaktı, diğer insanların hayatı pahasına. Ama kime anlatabilirdim ki? Kime neyi ispatlayabilirdim? Benim için anlamlar tükenmişti.&lt;br /&gt;İnançlarla beraber.&lt;br /&gt;1. Hayat-Gelişme&lt;br /&gt;İlk cinayetimi dün gibi hatırlıyorum. 16 yaşındaydım. Çar’ın askerlerinden birini iple boğmuştum. Zavallı boşuna çırpınıyordu, o an kendimden geçmiştim. Daha sonra ölüye uzun uzun baktığımı hatırlıyorum, kendimden geçerek. Kendime geldikten sonra çizmelerini almıştım, ama giyemeyip atmıştım onları. Ellerimi defalarca yıkadığımı hatırlıyorum bir de, ellerime kan bulaştığını mı düşünmüştüm bilemiyorum. Yıllar sonra bu ayrıntıları hatırlamak içimi ürpertiyor. &lt;br /&gt;Karşımdakine bakıyorum. Hiçbir alıp veremediğim yok onunla. Politik bir cinayet daha. Emir büyük yerden. Karşımdaki düşüncelerimden ve öldürüleceğinden habersiz garson kızla şakalaşıyor. Midem bulanıyor. Onu öldürmek istemiyorum. Artık Tanrı olmak istemiyorum!&lt;br /&gt;Ama mecburum.&lt;br /&gt;3. Hayat-Giriş&lt;br /&gt;1976 aralığı. Las Vegas, Nevada. Tropicana’nın barında oturuyorum. Şansın yüzüme güldüğü bir gün. Rulette yüklüce kazanmıştım. Siyah 17 ile! Kocaman bir puro yakıyorum. Akrep geceyarısına gözkırpıyor. Poker zamanı. İlk elleri kaybetmeye zorunlu olduğun 2 saat seni bekliyor. &lt;br /&gt;Yavaş yavaş masadakileri tanımaya başlıyorsun. Tepkilerini. Küçük, minicik jestlerden anlamlar çıkarıyorsun. Kim ciddi, kim blöf yapıyor anlamaya çabalıyorsun. Pot yükseltiyor, blöf yapıyor, kaçak oynuyor ve herşeyi deneyerek oyun tarzlarını çözmeye başlıyorsun. Yavaş yavaş...&lt;br /&gt;...&lt;br /&gt;Saat 05’e doğru oyun iyice kızışmıştı. Genelde olduğu gibi sonlara doğru iki kişi kalmaya başlamıştık. Pot giderek büyüyordu. Rakibim oyunu sertleştirmeye çalışıyor bense kaçamak oynuyordum. Amacım onu üzerime çekmekti. &lt;br /&gt;Başardım da. İki valeyle yaptım bunu. Blöf. Pokerin en riskli ancak en heyecan verici hareketi. Tüm paramı sürdüm ortaya. Rest! &lt;br /&gt;Gördü. &lt;br /&gt;Kağıtlarını açmaya başladı. Yalnızca iki kızı varmış. Kazandı. &lt;br /&gt;O da blöf yapıyormuş. &lt;br /&gt;Ama ben kaybettim, hem de herşeyimi.&lt;br /&gt;2. Hayat-Son&lt;br /&gt;“Burayı haketmiyorsun!” diye bağırdığında da diyecek bir şeyim yoktu. Dışarı çıktım. Mağara girişi de beni donmaktan koruyabilirdi. Yakların sıcaklığından faydalanıp uzandım. Rüyamda, kabusumda mı demeliyim, onu gördüm. Mutluyduk. Çocuklarımız vardı. Dipak hala dostumuzdu. O’nun da karısı ve çocukları vardı.&lt;br /&gt;Makineli sesiyle uyandım. Hızla sığınağa girdim. Gerillalar içeride cansız bir şekilde yatıyordu. Sevdiğim kadın ve Dipak da. Kafama bir kaleşnikov dayalıydı; lanet olası hayatlarını kurtardığım, rehberliklerini yaptığım Batılılar kontragerillaymış. Ve ben onları buraya, en son getirmem yere getirdim. “Bize lazımsın” dediler. “Bizi çıkarırsan hayatta kalırsın!”&lt;br /&gt;Haykırarak üzerlerine saldırdım.&lt;br /&gt;En son hissettiğim şey kafatasımın parçalanmasıydı.&lt;br /&gt;3. Hayat-Son&lt;br /&gt;Nasıl olduğunu hiç bir zaman çözememiştim. Ta ki ocak 77’de öldüğüm güne kadar. &lt;br /&gt;Ucuz bir otel odasında soğuk bir Vegas gününde kalp krizinden öldüğüm gün anladım herşeyi. Rakibimin, nasıl ve neden, hangi cesaretle ölümüne girdiğim blöfümü gördüğünü? Hangisi daha acıydı? Bilemedim.&lt;br /&gt;Herşeyini ortaya sürmüştü. Kaybetmeye çalışırken kazandı. O zamana kadar hep kaybedermiş. Evini, karısını, sevdiği ne varsa kumarda kaybetmiş biri olarak son oyununu oynuyordu. Ve ilk kez gerçekten kazanıyordu.&lt;br /&gt;İntihar ederken bunu çok düşünmüş müdür acaba? Sanırım kaybederek intihar etmek istiyordu. Çünkü kazandığı paraları kaldığı otelin balkonundan aşağı saçmış.&lt;br /&gt;1. Hayat-Son&lt;br /&gt;Sarhoş olunca koluna giriyorum. Kompartımana gidiyoruz. Daha doğrusu gider gibi yapıyoruz. Vagonun kapısını açıp onu aşağıya fırlatıyorum. Son kadehi zehirli olduğu için düştükten bir süre sonra ölecek.&lt;br /&gt;Pravda ise haberi manşetten büyük bir ‘üzüntüyle’ vererek, olayın kaza olduğunu söyleyecek. &lt;br /&gt;Sistem de katiller sayesinde ayakta kalacak.&lt;br /&gt;Ama artık bensiz olarak, şimdi son cinayetin zamanı!&lt;br /&gt;Hayat...&lt;br /&gt;Büyük bir uğultu var beynimin derinliklerinde hapsolmuş. &lt;br /&gt;Aydedenin üzerinden dünyayı seyreylerken&lt;br /&gt;Bir kadeh votka daha boşaltıyorum beynime.&lt;br /&gt;Uğultu azalıyor.&lt;br /&gt;Tamamen dinmesi için bir kadeh daha gerekebilir. Belki birden fazla, emin değilim.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22716177-114043820209033186?l=imlasizarsiv.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/feeds/114043820209033186/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22716177&amp;postID=114043820209033186' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043820209033186'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043820209033186'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/2006/02/hayat-alp-aslan.html' title='Üç Hayat/ Alp Aslan'/><author><name>imlasizarsiv</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04428847703781122760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22716177.post-114043810029933782</id><published>2006-02-20T04:21:00.000-08:00</published><updated>2006-02-20T04:21:42.930-08:00</updated><title type='text'>SANAT DEĞERLENDİRMELERİNDE 3B* SORUNU/ Reha YÜNLÜEL / şiirhane</title><content type='html'>A) MUHATAP: SANATIN HAM ÜRETİCİLERİ&lt;br /&gt;Şu ya da bu tecrübedeki, geçmişteki, düzeydeki üreticinin ürününü paylaşıma sunmasından itibaren beklediğidir, sesinin yankı bulması... Bu beklenti "sabırsız" karakterde olup, insan doğasının gereği, genelde olumlu bir değerlendirme, yankı üzerine temellidir.&lt;br /&gt;Kendisini gerçekten gerekçelendirilmiş değerlendirmeye açan / açmış üretici neredeyse parmakla gösterilecek denli azdır. Sözünü ettiğim gerekçenin, minare-kılıf ilişkisindeki yahut da verilmiş hükmün akıl yürütmelerini her ne pahasına arayıp bularak tanzim eden gerekçelendirmenin cinsiyetinden / meşrebinden olmadığı, sanırım yeterince açıktır.&lt;br /&gt;Ham üretici, genel geçer beklentilerin ötesine geçip olumsuz değerlendirmeler aldıkça, otomatik olarak savunma haline geçer. Bu tür üretici ilk olarak "sanatta ne gibi ölçütlerin yer aldığı"nı soracaktır. Ona kalırsa, maliki bulunduğu güvenle, bulunduğu zaman ve mekânda anlaşılamamıştır ve belki de öldükten çoook sonra dahi anlaşılamayacaktır. Adalet orada, bu mülkün temeli olamasa da, beklentisidir...&lt;br /&gt;Eğer bu, o an için yeterli olmazsa, savunmanın dozunu artırıp "kendisinin öyle uygun gördüğü"nü söyleyerek "zevkler/renkler/imgeler âleminin tartışılmaz özelliği"nin altını çizecektir. Böyle bir özellik yoktur, sandığının aksine! Her şey nedenlerine inilmeye, değerlendirilmeye açıktır (Değerlendirmeler de -genel yayın yönetmenimiz sevgili Ergun Tavlan'ın söylediği / tekrarladığı üzere- bir sanat ürünüdür. Daha doğru bir deyişle, bir değerlendirme, konusunu ettiği "şey"e, türüne dahildir.)&lt;br /&gt;Bu ikinci cephenin de düşmesi durumunda, ham üretici için "kaçış" ve "ürününü terk" aşaması gelecektir. Burada, tüm hırçınlığıyla ürettiklerinin aslında ya da yalnızca "birer sanat ürünü iddiası taşımayan, paylaşım arzulu iç döküntüleri" olduğunu söyleyecek, "onların kendisi için manevi değerini" anlatacaktır. Ürün, bu cephede artık cami avlusuna bırakılarak uzaktan takip edilen bir bebektir. Onu bir yavru gibi sahiplenecek, onu evlat edinecek, sevecek, koruyacak, şefkat gösterecek bir allahın kulunun gelip bulması ümit ve dua edilecektir. Yani kendisi haricinde birinin ürününü savunması, himaye altına alması...&lt;br /&gt;Söz konusu ham üreticiye o zaman "neden ürününü paylaşıma sunmak istediği" sorulduğunda, cevabın boş bırakıldığı gözlemlenecektir. Bu tür üreticinin herhangi bir olumsuz değerlendirmeye tahammülü yoktur! Ya susulacak, ya beğenilecektir. Artık, ilgili için, paylaşım yerinin "saatli maarif takvimi", gazetelerin "sizden şiirler/maniler" köşesi, "ağlama duvarı" ya da "güzin abla/ahmet abi" kürsüsüne indirgenmesinin ise doğal olarak  hiçbir önem ve anlamı yoktur.&lt;br /&gt;B) ÖZNE: SANATIN DEĞERLENDİRİCİLERİ&lt;br /&gt;Bir sanat değerlendirmesinin yapılması, sanat yapmaktan daha kolay gelir insanlara. Vuudi Elın'ın güzelim filmlerinden birinde gösterdiği gibi, "yapamayanların öğrettiği", "öğretemeyenlerin ise ukalalık ettiği" bir çark kurulmuştur.&lt;br /&gt;Gevezelik etmenin düşünce beyan etmek anlamına geldiği sanılır. Yargılamak, hüküm vermek, insan doğasının "laklak"ı en sık ve en saf yoluyla kullanım biçimidir. Çoğun, bu, insafsız infaz olarak ortaya çıkar. Herhangi bir araştırmaya gerek görmeksizin, ilk "okuma"lar üzerine hükümlerini kurgulayan geveze, yarı cahil-eksik ya da karakûşi hükümleriyle söz konusuna tecavüz eder! Tecavüz konusu, mütecaviz karşısında Hazreti Ömer'in adaletini uzun vadede beklemeye alır. Bazı kereler tecavüz konusunun ebesi ya da veyni olaya kısa vadede müdahale etse de, konunun "pozisyon"undan ötürü söz konusu müdahale de yeni bir "pozisyon" teşebbüsünden öteye gidemez. Kirli çamaşırlar dökülür, zayıf noktalar açıklanır, kılıçlar bir kere daha şenlenir, kanlanır...&lt;br /&gt;Vuudi'ye atfımdan, sanat değerlendirmesi için illa ki sanatçı olmak gerektiği çıkarımı yaptığım anlaşılmamalı. Bir alanda çok iyi sanat ürünleri üretiyor olma(k), o sanat dalında "bilirkişi/bilen kişi" olunabileceği yahut da o sanat dalında üretilen diğer ürünleri hakkaniyetle değerlendirebileceği anlamına da gelmemekte. Bunun en önemli iki sebebi şudur:&lt;br /&gt;Aynı alan sanatçılarının sonuçta birbirlerinin "rakibi" olmaları, 1; her sanatçının yoğurt yiyişinin birbirinden farklı olması ve bu yiyiş farklılığı ile yiyişlerin değerlendirilme yöntemleri arasında dağlar kadar fark olması, 2...&lt;br /&gt;1) Bu "rakip" olma, en azından bir kıskançlık/çekememezlik olarak karşımıza çıkar. Kimse kimsenin ürününü, ürettiğini (şiirini, fotoğrafını, heykelini, bestesini, dergisini, kitabını, sergisini, veb sayfasını, düşünce grubunu, antolojisini vb/d) beğenmez. Hemen, takılacak kulplar kafada hizaya girer. Ya kimse kimsenin ürettiklerinin olumlu yanlarından başlamaz ya da olası olumlu yanlar o akılların bir köşesinden bir türlü geçmez. Ürün, san'At pazarının metasıdır en nihayetinde...&lt;br /&gt;2) Sanatın yolu bir değildir, ancak, aklın yolu NISPETEN birdir... Bu "nispeten"lik, değerlendirme yöntemlerinde DE mutlak bir birlik olmamasından kaynaklanmaktadır.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Sanatçı şapkası başkadır, değerlendirici şapkası başka! Her şapka her kafaya uymaz. Çoğu kereler, ya şapka büyük düşer ya kafa büyük gelir...&lt;br /&gt;Velhâsıl, sanatçı olmak ile bulunduğu alanda söz söyleyebilme yeteneğine sahip olmak arasında birebir illiyet bağı yoktur!&lt;br /&gt;Böyle bir illiyet bağı yoktur ama ilgililer söz konusu "illiyet bağı"na yaklaşabilecek nitelikte "neden-sonuç ilişkilerinin" mecralarını bizzat kurabilir, açabilir ya da bu mecraya ulaşabilirler. Bu mecra açımı ya da mecraya ulaşımı, yayınevi/veb sayfasi kurarak, dergi/gazete çıkartarak, antoloji hazırlayarak, yarışmalar düzenleyerek ya da yarışmalara jüri üyesi olarak ve tüm bunların paralelleriyle söz konusu olur. Her biri, neticede, doğal olarak bu seçme'yi öz'ünde taşıyan bir iktidar alanı yaratır.&lt;br /&gt;Mecradaki ürün seçimleri, bu seçimlerin yerindeliği tartışmasını içermez. Söz konusu yerindeliği, her şeyden önce ilgili sanat dalının tarihi, sosyolojisi araştıracak, inceleyecek, irdeleyecektir. Araştırılacak, incelenecek, irdelenecek olan işte bu iktidar alanının / bu iktidar alanındaki insaf tüketimidir. İnsaf, hakkaniyete uygun mu yoksa aykırı mı kullanılmıştır? Bu soruların cevaplarının önemli bir kısmı, ilgililerinin anılarında ve kendileriyle yapılmış sohbet / röportajlarda saklıdır ya da ortaya çıkar. Ancak önemli bir kısım hep karanlıkta kalacaktır.&lt;br /&gt;Bu karanlık, kendilerine şans tanınmayan ve iki arada bir dergide reddedilerek harcanan, kül edilen ürünlerin karanlığıdır. Sanat, Karun'un hazineleri olduğu kadar, çağlar içerisinde paylaşılmış periyodik mezarlıklar bütünüdür. Üründen öte üreticiye yatırım yapan bakış açısı, hem Karun'un hazinelerini yağmalamakta hem de sanatın politikasını yapmakta, çizmektedir... Eldeki teknik olanaklar her ürünün paylaşıma sunulmasına elvermez. Doğaldır ki bir seçim hep olacaktır bu çerçevede. Sorun, bunun, bir iktidar kullanımı olarak ortaya çıkması ve paylaşıma sunulmayan ilgili ürünün imhası ya da bu imhanın teşvikinde yatmaktadır.&lt;br /&gt;Her şeye karşın Brotigın'cı (Brautigan) tavır (bkz. Serkan Işın, Mizan Dergisi, s.1) internet ile mutluluğu yakalamıştır. Sanatın -yukarıdaki paragrafta geçen anlamıyla- politikasının yanında, gömülmek istenen ürünler mezarlıklara ve mezarcılarına nanik çekerek zaman içerisinde "okur"a ulaşmanın, "okur" ile hesaplaşmanın yolunu bulmuşlardır. Bu, sanatta devrimci öğeler içeren bir olgudur.&lt;br /&gt; C) KONU: SANAT DEĞERLENDİRMELERİ&lt;br /&gt;Sanat değerlendirmelerinin en önemli iki hâli: 1) Üründen hareket'le, 2) Ürün ötesinden hareket'le yapılanlarıdır...&lt;br /&gt;1)&lt;br /&gt;Üründen hareketle yapılan değerlendirmelerde, ürünün, üretildiği alandaki duruşunu belli bir zaman ve mekânda tekniği açısından inceleyen çalışmalar,&lt;br /&gt;2)&lt;br /&gt;a) Ürünün, üreticisi ya da okuru arasındaki köprüleri kuran,&lt;br /&gt;b) Ürünün, aynı/farklı zaman ve/veya mekândaki, kendi üretim alanında ya da diğer üretim alanlarındaki ürünler ile birlikte inceleyen,&lt;br /&gt;c) Ürünün üreticisinin, çağdaşları ya da üretim alanının kendinden evvelki üreticileri arasındaki duruşunu açımlandıran,&lt;br /&gt;d) Ürünün, olan/olmayan/olası "okur"unu "nicelik" ve "nitelik" açısından değerlendiren, "popülarite ya da okunmuyor olma"sıyla karşılaştıran,&lt;br /&gt;e) Ürünün üreticisinin sanatçı sorumluluğu ile aydın sorumluluğunu gözleyen, yakalayan, teşhir eden,&lt;br /&gt;f) Ürünün üreticisinin iç serüvenindeki yerini araştıran,&lt;br /&gt;ve benzeri sosyolojik, tarihsel, psikolojik, antropolojik vd çalışmalar...&lt;br /&gt;Sanatın bilimle kol kola gezdiği çalışmalar işte bu ikinci kısımdaki çalışmalarda söz konusu olandır. "Yöntem", çalışmanın "sağlığı"nı da belirler. Belirtmem gerekir ki, ürünün, üretildiği alandaki duruşunu belli bir zaman ve mekândan tekniği açısından inceleyen çalışmalarda söz konusu teknik ve tekniğin süreci de bilimsel çalışmalara konu teşkil edebilir. Örn. yağlı boya tablolarda, yağlı boyanın "resim" sanatındaki serüveni ya da Van Eyk (Van Eyck) tablolarındaki gelişimi ya da kırmızı rengin şu ya da bu sanatçıdaki farklılık nedenleri ya da ebru sanatında öküz öd'ünün kullanım miktarında olası renk bozuklukları...&lt;br /&gt;İlk kısımdaki değerlendirmeler, eleştiriden çok bir "önerme" niteliğinde çıkacaktır ya da çıkmalıdır. Sanat ürününün "eleştiri"si olmaz! Ya da yapıldığı, görüldüğü ÜZERE olmaz! Sanat ürününe "öneriler getirilmesi" söz konusu olabilir ki, bu önerileri de üreticisi kendi içinde değerlendirir, kabul ya da reddeder. Burada söylemem gereken önemli konu: "Yaratım süreci"ne bu şekilde bir önermeyle giren değerlendirici, söz konusu ürünün kendi "versiyon"u** ile ortaya çıkabilir ya da çıkmalıdır.&lt;br /&gt;İşte oradaki yeni versiyon, gerek ürünü gerekse o ürünün üretildiği alanı zenginleştirir. Ancak orada söz konusu olabilecek zenginleşme gerçekten bir ya da birkaç noktada değil, ürünün bütünlüğü içerisinde olmalıdır. Aksi, telif ile çarpışır! Yani versiyon, bir anlamıyla ortak bir üründür. Tek taraflı ve izne gerek duymayan bir girişimle kendini ortaya atar...&lt;br /&gt;Böyle bir durumda söz konusu öneri, "mesned"e de ihtiyaç duymaz. Sonuçta, buradaki "mesnet" en fazla belli bir zaman ve mekâna mahkûm sanat anlayışıdır. Aksinin iddia edilmesi, zamana bırakılan spekülasyondan öteye geçmez ya da geçmeyebilir...&lt;br /&gt;Bugün sanat değerlendirmelerindeki kriz, sanat ürününün "eleştiri"si ile "değerlendirme"si arasındaki ayırımın yapılamamasıdır.&lt;br /&gt;Sanatçının, ürününü/-n "bilmesi / arkasında durması", ürünü üzerinde harcadığı emeğe endekslidir. Ürünündeki "tercihleri", onu, "ben yaptım oldu" zihniyetinden arındırır. Her üretici, ürününe bu şekilde yaklaşamaz. Bunun en önemli iki nedeninden birincisi, sanat değerlendirmelerinin / incelemelerinin yukarıda sözünü ettiğim üzere farklı bir şapkayı gerektirmesi, ikincisi ise yaratım sürecinin gizlerinin henüz çözülememiş olmasıdır. Ancak gene de ikincisini, üreteninin "neden yaptığını bilmediği"ni söyleyerek açıklaması da mümkündür.&lt;br /&gt;Bu, olumsuz değil, tam tersine sağlıklı bir cevaptır.&lt;br /&gt; "Siz nasıl anlıyorsanız öyledir," cevabının aksine...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*3B: 3 Boyut.&lt;br /&gt;**Burada sözkonusu olan "versiyon" bir değerlendirme tekniği olarak yapılanıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Versiyonunu yapma/versiyonlaştırma: Bitmiş ve paylaşıma sunulmuş bir sanat ürününün "bir değerlendirme" veya "türevini çıkartma/ayna tekniği olarak, ASL'A İKAME ETMEMEK ve ASL'A ATIFTA BULUNMAK KAYDIYLA, aslın şekil ya da öz açısından bir takım değişikliklere tâbi tutulması, yeniden üretimidir.&lt;br /&gt;Bir değerlendirme tekniği olarak versiyon, öneri'yi bir araç olarak kullanır, "okur"da hesaplaşmadır, ayna tekniği olarak yapılan versiyonda ise öneri kendi başına bir amaçtır, "okur"a YENİ bir öneridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; NOT: Bu makale 5025 no'lu şiirpostası mektubundan hareketle çok boyutlandırılarak yeniden kaleme alınmıştır:&lt;br /&gt;http://groups.yahoo.com/group/siirpostasi/message/5025&lt;br /&gt;Şiirpostasındaki versiyon tartışmaları için bkz. bir indeks denemesi:&lt;br /&gt;http://groups.yahoo.com/group/siirpostasi/message/5901&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: İmece Dergisi Sayı: 22/Ocak-Şubat&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22716177-114043810029933782?l=imlasizarsiv.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/feeds/114043810029933782/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22716177&amp;postID=114043810029933782' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043810029933782'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043810029933782'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/2006/02/sanat-deerlendirmelerinde-3b-sorunu.html' title='SANAT DEĞERLENDİRMELERİNDE 3B* SORUNU/ Reha YÜNLÜEL / şiirhane'/><author><name>imlasizarsiv</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04428847703781122760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22716177.post-114043794379101939</id><published>2006-02-20T04:18:00.000-08:00</published><updated>2006-02-20T04:19:03.860-08:00</updated><title type='text'>GÜNLER GEÇİYOR SAĞIR VE DİLSİZLER BENİ DUYMUYORLAR VE KONUŞMUYORLAR/Mehmet</title><content type='html'>günler  geçiyor&lt;br /&gt;sağır ve dilsizler&lt;br /&gt;beni duymuyorlar&lt;br /&gt;ve konuşmuyorlar&lt;br /&gt;ne yapmak gerekir? diye soruyorum&lt;br /&gt;yanıt alamıyorum&lt;br /&gt;tuvalete giriyorum&lt;br /&gt;klozete oturuyorum&lt;br /&gt;sigara yakıyorum&lt;br /&gt;elimde mizah dergisi var&lt;br /&gt;gülemiyorum&lt;br /&gt;oturma odasına geçiyorum&lt;br /&gt;televizyonu açıyorum&lt;br /&gt;dünden sözediyor&lt;br /&gt;çiçekler vazolarında  eğikler&lt;br /&gt;su istiyorlar yaşamak için &lt;br /&gt;sular kesilmiş anlatamıyorum&lt;br /&gt;dayanın biraz, diye teselli etmeye çalışıyorum&lt;br /&gt;imkansız görünüyor&lt;br /&gt;açım ve yiyebilirim onları&lt;br /&gt;oysa küflenmiş ekmeklere saldırıyorum&lt;br /&gt;ardından  ellerime,  ayaklarıma.&lt;br /&gt;tırnaklarımı yiyorum&lt;br /&gt;gece oluyor&lt;br /&gt;balkona çıkıyorum&lt;br /&gt;yıldızlar pırıl pırıl ışıldıyor&lt;br /&gt;gündoğumunda&lt;br /&gt;onlarda sönüyorlar&lt;br /&gt;benim gibi&lt;br /&gt;içeri giriyorum&lt;br /&gt;perdeleri  çekiyorum&lt;br /&gt;gün bitiyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22716177-114043794379101939?l=imlasizarsiv.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/feeds/114043794379101939/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22716177&amp;postID=114043794379101939' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043794379101939'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043794379101939'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/2006/02/gnler-geiyor-sair-ve-dilsizler-beni.html' title='GÜNLER GEÇİYOR SAĞIR VE DİLSİZLER BENİ DUYMUYORLAR VE KONUŞMUYORLAR/Mehmet'/><author><name>imlasizarsiv</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04428847703781122760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22716177.post-114043782622529508</id><published>2006-02-20T04:16:00.000-08:00</published><updated>2006-02-20T04:17:06.476-08:00</updated><title type='text'>Superisi/Gülsüm Alp</title><content type='html'>Şafak söküldü ipliğinden&lt;br /&gt;takvimler yaşlanıyor&lt;br /&gt;Sabah alacası Kuşlar ötüyor&lt;br /&gt;Serçeler&lt;br /&gt;tarla kuşları&lt;br /&gt;ellerin iğde çiçeği kokuyor&lt;br /&gt;Kendimden bıkmadım hala&lt;br /&gt;eski seslerle oyalanıyor zaman&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hapishane yollarını&lt;br /&gt;en iyi postacılar biliyor&lt;br /&gt;bir de anneler&lt;br /&gt;Davetiye çıkarın mektuplarıma&lt;br /&gt;teknolojik yokluk çekiyorum&lt;br /&gt;İçimdeki Fırat kanayıp dururken&lt;br /&gt;Nasıl aksın gözlerimden Dicle&lt;br /&gt;urganında boğulduğum bu gece&lt;br /&gt;saçlarımı topluyorum&lt;br /&gt;kargıyla yontuyorum levhaları&lt;br /&gt;kurumadan intiharım bileklerimde&lt;br /&gt;bir daha ölüyorum kendimce&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gülden az&lt;br /&gt;gül de naz Superisi&lt;br /&gt;meleksin sen okudun&lt;br /&gt;avucumdaki geceyi&lt;br /&gt;Ey kavmim&lt;br /&gt;kandiller hangi vakit söndü&lt;br /&gt;mumlar yıldızlar fal&lt;br /&gt;gözlerimdeki sürmedir&lt;br /&gt;gözyaşımın perdesi&lt;br /&gt;meleğim rüzgarımı koynuna al&lt;br /&gt;ışıltınla ör saçlarımı&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22716177-114043782622529508?l=imlasizarsiv.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/feeds/114043782622529508/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22716177&amp;postID=114043782622529508' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043782622529508'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043782622529508'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/2006/02/superisiglsm-alp.html' title='Superisi/Gülsüm Alp'/><author><name>imlasizarsiv</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04428847703781122760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22716177.post-114043775552749914</id><published>2006-02-20T04:15:00.000-08:00</published><updated>2006-02-20T04:15:55.590-08:00</updated><title type='text'>Kırkayin/Mesut Aşkın</title><content type='html'>son oda herkes&lt;br /&gt;      gövde&lt;br /&gt;doksan gün kırk kapının yolunda iz&lt;br /&gt;sürdüm peşine düştüm ötekinin&lt;br /&gt;elim alnımın üstünde perde&lt;br /&gt;  -güneş&lt;br /&gt;o kavuran çöl develer ki&lt;br /&gt;hörgüçleriyle çadır sahipleriyle sudur&lt;br /&gt;dedim ilk gün ilk kapıda haram&lt;br /&gt;gövdeme indim iki kişi buldum&lt;br /&gt;sözcük sözcük aynıydım son kapıya gittim&lt;br /&gt;aramdan perdeyi kaldırdım odamdaki&lt;br /&gt;divandan asamla kalktım yürüdüm nefes&lt;br /&gt;        -aldım&lt;br /&gt;kendimle büyüdüm gövdemde&lt;br /&gt;çöldüm iz sürdüm bir değil iki&lt;br /&gt;hörgüçte tek gövdeyle çadır&lt;br /&gt;kurdum susadım çöl&lt;br /&gt;geçtim kendim de gövdemi yürüdüm&lt;br /&gt;doksan gün kırk kapıda söz&lt;br /&gt;aradım kendimde bir tek ömür&lt;br /&gt;  -buldum&lt;br /&gt;gördüm mevlihan oradaydı odada&lt;br /&gt;mevlat yalnız kendinin sahibi&lt;br /&gt;mecdelli meryem ve tallitsiz gövde hem&lt;br /&gt;tek hem hırkasız&lt;br /&gt;  hep çıplaktı gövdeler ve&lt;br /&gt;   öyle güzel&lt;br /&gt;hepimiz toprağın&lt;br /&gt;külün&lt;br /&gt;ateşin&lt;br /&gt;çölün&lt;br /&gt;gövdesiyiz dedim de&lt;br /&gt;sevinçle sustum toprakta&lt;br /&gt;  -suydum&lt;br /&gt;bir kendimden değil&lt;br /&gt;hepinizden aktım aktım da&lt;br /&gt;  kırk odaya&lt;br /&gt;  -ancak&lt;br /&gt;  sığdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*Üç Ayın Kırk Ayini adlı kitabından&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22716177-114043775552749914?l=imlasizarsiv.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/feeds/114043775552749914/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22716177&amp;postID=114043775552749914' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043775552749914'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043775552749914'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/2006/02/krkayinmesut-akn.html' title='Kırkayin/Mesut Aşkın'/><author><name>imlasizarsiv</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04428847703781122760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22716177.post-114043758494710566</id><published>2006-02-20T04:12:00.000-08:00</published><updated>2006-02-20T04:13:05.073-08:00</updated><title type='text'>Aforizmalar/ Tezer Cem</title><content type='html'>- Onur eki düşmüş bir surat, portreliyor bakışın..yüklemin fazla geliyor..ey !kendinin suretini ince isteyen..&lt;br /&gt;- Niye ki böyle Kanada kederiyle Kafka kaldırımlarını gördüm başka da bir şey çıkmazdı &lt;br /&gt;o iklimden..&lt;br /&gt;- Açık kafesime geri uçtum, kimse bulamasın beni , rahatım geri kalsın, saçmalığı eşelesin gözümdeki kediler&lt;br /&gt;- Sana, sana ve sana ..kana kana..gitti, gitmesin..sür de gitmesin ayrılık..&lt;br /&gt;- Geri kalsın kader gibi dolsun kara bakır..ateş inmesin ..&lt;br /&gt;- Kaderim bir rum anamın soyadı Eyüboğlu bilseydim Melih Cevdet’in gögüs kafesini kırdığını almazdım ama iterdim onu Sümela da bir boşluğa, o bilmezdi niye..&lt;br /&gt;- Uzak dokunurdu gözleri mahalleden öteye ,yılların kaldırımlarına akardı şiir ile yağan su..nasıl bir güne birikti savaşarak..&lt;br /&gt;- Birde gelseydi..birde gitmeseydi..birde gide gide git-seydi..&lt;br /&gt;- Teşekkür etmeseydi beyler dostluk eklenebilir mi, cebimize hayat dolarak ve itiraz ederek ve sonra belki dönüp  bakılacak bir merak bir merak..çıkarılıp paylaşılacak bir keşkemizdi oğul ve suiistimal edilmişti işte..bir dinle bu derya yolunu açık ederek..&lt;br /&gt;- Hayat gibi bir dereden su akardı..bir kaya çatlamıştı çocukluğumdan, dibine atlayıp kafamı yardığım..bittiği yerde kumlar birikti, oranın adı Langöfter idi.&lt;br /&gt;- Tutkusuz bir yeşile akardı koyu ve alınmazdı gökyüzünün  mavi zamanına ve hüzün..&lt;br /&gt;- Picasso kalmaz dedi diye de öyle olmaz..olsun ben dün gece 200x80cm bir şeyi yere yatırdım ve ağlayarak üzerine kırmızı sürdüm..&lt;br /&gt;- Acıyı aradım kendimde hiçte ıssız değildim..&lt;br /&gt;- Ben giderim yollar gelmez rüyalarımda, montmarte’de gezerim..para bulmam lazım..&lt;br /&gt;- Yağ satarım aşk satarım alırım ağzımı payımı atarım..&lt;br /&gt;- Terliklerimin tabanı sürtüyor, yaz terlik kış bot severim..parmaklarımı kontrol edemiyorum..bide bilsinler istemiyorum..lakin söyledim artık, çok geç..ben yazmayı severim mesela..mesela..&lt;br /&gt;- Gelirim son gemiye kuzenim beni kandıramaz, rakı kandıramaz, erik kandıramaz..kiraza kanar kadınlar, turşu yolda ..eli ile kulağı çok yakında burada bu gemide tutar ve tutamaz ise tutması mümkün değildir&lt;br /&gt;- Ressamın mayası ağar güne..günde dibine tamda armut hikayesini anlatsın düşerken &lt;br /&gt;- Dedem bir ruma yol gösterip hain oldu M.Kemal Ankara’ya çağırdı, dönerken sırtından vurdurttu sere yolu boğazında..şairler bok yemişler lakin..çünkü neden Arif ağabeyimde bile bu kompleks var, ressamlar para kazanıyo..&lt;br /&gt;- Dergileri verdi gibi başkasına bugün ama yarın bilirim ağlar bana gel ve al der gönlümdekini, en çok tül üzülür bu işe ve sıkılır başındakilerden..bunu yazmalı konuk yada misafir..&lt;br /&gt;- Hayattan anladığım gibi bana bir şey söyleyenin anam bilir gerisini ağlar gözlerinden kıyar ve isterdim kuzencim zerdüştüm&lt;br /&gt;- Camları yok sayıp sokaklara el attım..bir gün İsmet Özel’e denk gelmişti, henüz &lt;br /&gt;koyulaşmakta olan kahverengi masamız da sizi rahatsız etmezse soda içebilir miyim..arap alfebeli yüzüklerime bakmasından başka bir şey kalmadı..&lt;br /&gt;- Önce tahmin sonra davet et ki yarasın diye ama zahmet düşün ki düş ile çalınan an’ın anısı her kişinin başka ve başkasında aranırdı..ve utanırdı ağırlığından&lt;br /&gt;- Bir beyaz pantolonun doldurulan şeffaf şehvetinden&lt;br /&gt;- Bir İstanbul bir de bendim..ama göremiyordum gözlüklerimden ve Orhan Veli’nin çukurunu arıyordum her delikte ve söyleyemiyordum kiraz çekirdeklerine&lt;br /&gt;- Ve git ve git ve git me diyordu yanımda adil ve kime ve niyeydi..&lt;br /&gt;- Sana da neydi Koray! Aşağılık bir yaratıksın sen ve varsın, afiyet olsun&lt;br /&gt;- afiyet-i mazaret&lt;br /&gt;ben gitmek istiyorum çişe, ne derki bu işe Nietzsche..ve tanrı ile öldüyse, buyurgan ve zorba bir zamana..halvet ile hasret kavga etsin çözümsüz beyninde..&lt;br /&gt;- Mor..kor..hani şu içinde yana yana ..an anımsama ..gidipte gelmeyen mektup..zalim ve zulum ..şimdi bu msg oluyor aklımda, kıvamlı ve pigmenti yüksek bir AL! Ve dörtlü yapıyorum adı sana gelememek..nedenini sen yaz buraya..&lt;br /&gt;yazabildiğin kadar kalıcısın ve tükenebilmekten bahsedemezsin, bu husus kendini imha edemezsen kendi hakkını Hakkı’ya emanet et..ve bu hususta konuşamıyordum, heyecandan ve yutuyordum zekamı bir nefeste..&lt;br /&gt;- Gider giden..ala mora ..salamura..ben hangi rengim diye aradım..anam beni yeşil babam beni kara..bir babama hayır!&lt;br /&gt;- Ve ben dev bir alabora, fırtına bana şiddet bana..eşsiz bindiğim o gemi burada..&lt;br /&gt;- Hayat zorlaşıyor kuzen acıma..beceriksizleşme o enfes portrelerine benze biraz..benze ki..ben ben beni bilse idim ki öte zamandan portre sanılırdım biraz..gelmek için gitmedim..Pavesse hep ona inandım..Resul’un peygamber vaziyeti Rasputin’in yüzyılımızda söylemi tutmadı..&lt;br /&gt;- Tutmadı mayalar Nasrettin den beri..değil göle maya..kendime dönüyorum büyük bir manevi boşluk diyor doktorum..makul iniyorum..ve dönüp bakıyorum bir ölçü varmıdır diye..&lt;br /&gt;- Her şey komple tezgah ama ben değilim bu tezgahta bir haya ve korkuyorum, en çok babama benzerim diye diye..tüm erkek çocukların kabusundan kalmışım..&lt;br /&gt;- Sabaha ve ağrılı açıyorum sana ağzımı bir ahir düşten öteye..biteviye.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;----------ömrüm beni arayacağın güne uyandığımı sanarak geçecek-------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hamiş: Bir bahar gecesi, Kadıköy / Son gemi’de bir ressam ve bir şair tarafından son derece sarhoş bir muhabbet sırasında üretilmiştir….&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22716177-114043758494710566?l=imlasizarsiv.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/feeds/114043758494710566/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22716177&amp;postID=114043758494710566' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043758494710566'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043758494710566'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/2006/02/aforizmalar-tezer-cem.html' title='Aforizmalar/ Tezer Cem'/><author><name>imlasizarsiv</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04428847703781122760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22716177.post-114043750765019996</id><published>2006-02-20T04:11:00.000-08:00</published><updated>2006-02-20T04:11:48.443-08:00</updated><title type='text'>Gerilemeler/ Tezer Cem</title><content type='html'>geri gel&lt;br /&gt;en ağır konuşmak deniyor buna&lt;br /&gt;ağbiler akıyor habire bir&lt;br /&gt;nehirler ile susuyor bu ülke&lt;br /&gt;pusulasını vuruyor her bir geri&lt;br /&gt;geliyor dönence dönence&lt;br /&gt;geri gel en ağır kelepçe&lt;br /&gt;taşımaz bu dilek diledikçe&lt;br /&gt;varılmış bir duygu eğilir&lt;br /&gt;ıssız ve beklemekte&lt;br /&gt;başka bir yoldan gelme düş sadece&lt;br /&gt;ve birdenbire bin söylemle&lt;br /&gt;ani’yi vuruyor yıkan şiddete başım&lt;br /&gt;dan yukarı dan arı&lt;br /&gt;küpeleride çıkar çıplaklığıma&lt;br /&gt;asla ele geçmem&lt;br /&gt;gerigelenağırgelir&lt;br /&gt;yarıkalanağırkalır&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22716177-114043750765019996?l=imlasizarsiv.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/feeds/114043750765019996/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22716177&amp;postID=114043750765019996' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043750765019996'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043750765019996'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/2006/02/gerilemeler-tezer-cem.html' title='Gerilemeler/ Tezer Cem'/><author><name>imlasizarsiv</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04428847703781122760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22716177.post-114043747227153346</id><published>2006-02-20T04:08:00.000-08:00</published><updated>2006-02-20T04:11:12.353-08:00</updated><title type='text'>SONRASI YOK/mustafa ibakorkmaz</title><content type='html'>Yetişemedik yıldızların kayıp gidişine&lt;br /&gt;arzuların tortusunu biriktirdik&lt;br /&gt;kanser hücreleri yutkunarak ne dilediysek&lt;br /&gt;feleğin insafına kaldı.Yazgımız &lt;br /&gt;cömert değil bu yüzden&lt;br /&gt;tutumluyuz mutlulukta&lt;br /&gt;azar azar harcayıp birazcık saklıyoruz&lt;br /&gt;sevinmiyoruz doyasıya&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağlama gül içimde&lt;br /&gt;yönünü şaşırarak bulan bir ırmak var&lt;br /&gt;titriyor, ürperiyor, korkuyorum&lt;br /&gt;yalnızlığımla denize karışmaktan&lt;br /&gt;aynadan yansıyor yaramın ilacı&lt;br /&gt;kendimde şifa bulamıyorum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yüküm ağır beni taşımaz günahın&lt;br /&gt;bile yorulur sabaha ait olduğun&lt;br /&gt;yeri bulacaksın bakışlarımda&lt;br /&gt;ellerindeki mahsun kadını &lt;br /&gt;ertelenmiş hayaller doyursun&lt;br /&gt;eylül gibiyim işte geldim diyorsun&lt;br /&gt;Seni bekliyordum yeni bir mucize&lt;br /&gt;bekliyorum susarak&lt;br /&gt;sonrası yok&lt;br /&gt;bulduğunda geç kaldıysan&lt;br /&gt;anlıyorsun neyi kaybettiğini&lt;br /&gt;düşlerin peşine takıldık&lt;br /&gt;sonsuzluktan başka çaremiz yok&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22716177-114043747227153346?l=imlasizarsiv.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/feeds/114043747227153346/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22716177&amp;postID=114043747227153346' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043747227153346'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043747227153346'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/2006/02/sonrasi-yokmustafa-ibakorkmaz.html' title='SONRASI YOK/mustafa ibakorkmaz'/><author><name>imlasizarsiv</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04428847703781122760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22716177.post-114043730445306347</id><published>2006-02-20T04:06:00.000-08:00</published><updated>2006-02-20T04:08:24.543-08:00</updated><title type='text'>Mağlupların Tarihinden/ Şeyh Sait*/ Gün Zileli</title><content type='html'>Cumhuriyet tarihine "Şeyh Sait ayaklanması" diye geçen olay, 13 Şubat 1925 günü, Ergani'nin Piran köyünde başladı. Şeyh Sait ve adamları köye konuk gelmişlerdi. Jandarma, Şeyh Sait'in bazı adamlarının cinayetten aranmakta olduğunu iddia ederek tutuklamaya kalkıştı. Bunun üzerine silahlı çatışma patlak verdi. Bu olaydan sonra Şeyh Sait ve ona katılan aşiretler, bölgedeki birçok kasabayı ele geçirdiler. &lt;br /&gt;Bundan sonra, isyan karşısında başarısız olduğu ileri sürülen Fethi Okyar hükümeti düşürüldü ve Atatürk'ün de desteğiyle, sertlik yanlısı İsmet İnönü hükümeti kuruldu. Yeni hükümetin ilk işi, bütün özgürlükleri ortadan kaldıran ve basını baskı altına alan Takriri Sükun Kanununu çıkartmak oldu. Seferberlik ilân edildi ve terhis olmuş erat yeniden askere alındı. İsyanda "İngiliz parmağı" olduğu kuşkusunu el altından yayan hükümet, yine el altından Fransız Hükümetiyle anlaşarak, Fransa'nın denetimindeki Hatay'dan asker sevkiyatı sağladı. Bu tarihten on üç yıl sonra, isyan ettikleri gerekçesiyle büyük bir katliama uğrayacak olan Dersim'li Zazalardan oluşturulan milis güçleri de, isyana karşı bölgeye sevkedildi. Mezhep farklılıklarına karşı olduğunu ifade eden Cumhuriyet Hükümeti mezhep farklılıklarını yeri geldiğinde ustaca kullanmasını biliyordu. &lt;br /&gt;İsyan, Nisan ayının başlarında bastırıldı. Şeyh Sait ve yanındakiler Varto'nun kuzeyindeki Çarburuh köprüsü cıvarında esir alındılar. Metin Toker'in anlattığına göre (Şeyh Sait ve İsyanı, Bilgi Yayınevi, 2. Basım, Temmuz 1994), Şeyh Sait'e kötü muamele yapılmadı. Şeyh Sait'in yakalandıktan sonra Diyarbakır'a getirilişini şöyle anlatıyor Toker:&lt;br /&gt;"Şeyhler ve arkadaşları İçkale kapısına götürülmüşlerdi. Orada atlarından indirildiler. Yaya olarak, kendilerini bekleyen erkânın huzuruna iletildiler. Bir heyecan dalgası etrafı kaplamıştı. Şeyhlere iyi muamele edildi.&lt;br /&gt;"Mürsel Paşa, Şeyh sait'e sordu:&lt;br /&gt;" - Hoş geldiniz. Yolculuğunuz nasıl geçti? Yorulmadınız ya?&lt;br /&gt;" Şeyh Sait şu cevabı verdi:&lt;br /&gt;" - Sefer zahmettir.&lt;br /&gt;"...&lt;br /&gt;" - Hastalandığınızı duydum. Şimdi nasılsınız?&lt;br /&gt;" - Hamdolsun, iyiceyim.&lt;br /&gt;" - Yemek yemeğe başladınız mı?&lt;br /&gt;" - Hayır. Henüz ürküyorum.&lt;br /&gt;" - O halde tedavinize devam etsinler. Doktorlar bakıyorlar, değil mi?&lt;br /&gt;" - Evet. Allah hepsinden razı olsun." (Age, s.135-136)&lt;br /&gt;Yeniden kurulan İstiklal Mahkemeleri tam yetkiyle donatılmıştı. Verilecek idam hükümleri, temyizsiz olarak ve Meclis'te onaylanmaksızın, anında yerine getirilecekti. İlk mahkemede, isyanı bir Kürt devleti kurmak amacıyla kışkırttıkları iddia edilen Seyit Abdülkadir ve diğer beş kişi idama mahkum edildiler ve dört gün sonra asıldılar. Asılanlardan Avukat Hacı Ahta, sehpada, "yaşasın Kürt mefkuresi! Yaşasın Kürdistan!" diye bağırdı (Age, s.149). &lt;br /&gt;Şeyh Sait ve diğerlerinden oluşan çok daha kalabalık grubun yargılanmasına bu idamlardan sonra başlandı. Şeyh Sait, ısrarla, bir Kürt devleti kurma amacında olduklarını reddetti ve şeriatı geri getirmeyi hedeflediğinde diretti. Metin Toker, onun bu yolla idamdan kurtulmaya çalıştığını ileri sürmektedir. &lt;br /&gt;Şeyh Sait, yargılama boyunca vakur bir tutum takındı. Sorgusu sırasında, "şeriatımız yolunda ölürsek dinsiz gitmeyiz" (s.151) dedi. Mahkeme başkanının, "Müslümanı Müslümana kırdırmak caiz midir" sorusuna, "Hazreti Ali itbaı, Hazreti Muaviye'nin itbaı kardeş değil miydi" karşılığını verdi (s.152). &lt;br /&gt;28 Haziran'daki son celsede İstiklâl Mahkemesi, Şeyh Sait ve birçok şeyh de dahil olmak üzere 47 kişinin idamına karar verdi. İdamlar, 28 Haziran'ı 29 Haziran'a bağlayan gece, Diyarbakır'ın Siverek Kapısında gerçekleştirildi. &lt;br /&gt;Şeyh Sait, hücresinde gazetecilerle görüştürüldü. Gazetecilerin soruları üzerine, iki karısı ve beşi kız olmak üzere on çocuğu olduğunu söyledi. Gazetecilerin isteği üzerine defterlerine Arapça harflerle, "Asıldığına hiç acıma. Zira, Allah ve din uğrunadır" diye yazdı (s.167). &lt;br /&gt;İdama götürülürken, Mahkeme üyesi Ali Saip Bey ile Şeyh Sait arasında şu konuşmalar geçti:&lt;br /&gt;" - Saip Bey, hani doğruyu söylersem beni kurtaracaktın?&lt;br /&gt;" Gece yapılan konuşmalarda Şeyh Sait'in Ali Saip Beyi, kurtulduktan sonra, Hınıs'a kuzu yemeğe davet ettiği anlaşılıyordu. Saip Bey:&lt;br /&gt;" - Ne yapalım Sait Efendi, seninle Hınıs'ta kuzu yiyemeyeceğiz, dedi." (s.168)&lt;br /&gt;Hınıs'ta kuzu yeneceğinin anlaşılmasından daha önemli nokta, İstiklâl Mahkemesi üyelerinin, aynı zamanda, duruşma aralarında bir polis sorgucusu gibi çalışıp, sanıkları, hayatlarının kurtarılması karşılığında itirafa teşvik etme türü görevleri de yerine getirdikleridir. Bu, bana, 1952 yılında Stalinist polis tarafından sürdürülen Çekoslovakya tasfiyelerinin sonucunda yapılan yargılamalarda, hükümetçe belirlenmiş sahte avukatların, sanıklara, eğer itirafta bulunurlarsa hayatlarının kurtulacağını telkin etmelerini hatırlattı. Galiplerin yöntemlerinin her yerde aynı olduğu anlaşılıyor. Devam edelim:&lt;br /&gt;"Sait, mahzun, serzenişe devam etti:&lt;br /&gt;" - Ben doğruyu söyledim. Cezamı hafifletmeliydin.&lt;br /&gt;" Ali Saip Bey takıldı:&lt;br /&gt;" - Şeyh Efendi, bundan daha hafif ceza olur mu?&lt;br /&gt;" İdam yolunda bu, katı bir alay idi. Sait, acı bir gülüşle karşıladı bunu:&lt;br /&gt;" - Bundan daha ağırını söyle bakalım, Saip Bey.&lt;br /&gt;" Başını salladı:&lt;br /&gt;" - Artık kuzu filan kalmadı. Ne olurdu, Edirne'de 101 sene verseydin.&lt;br /&gt;" Pazarlığın bir şartının bu olduğu belliydi." (s.168)&lt;br /&gt;Ne olabilirdi bu pazarlık? Şeyh Sait, Ali Saip Bey'in, kendisini "isyana sevk eden amillerin ne olabileceği" sorusu üzerine, Sebilürreşat ve Tevhidiefkâr gazetelerinin adını vermiş, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın programını beğendiğini söylemiş ve aynı celsenin sonunda Savcı, Şeyh Sait'in ifadesinde geçen gazete ve yazarların yargılanmasını talep etmişti (s.160-161).  &lt;br /&gt;Metin Toker'in anlattığına göre, idamları görmek için toplanan kalabalığın arasında subaylar, eşleri ve kızları, önemli bir yekun tutuyordu ve özellikle bunlar, her idamda alkışlarla ortalığı velveleye veriyorlardı (s.169-170). O sırada, mahkeme üyesi Müfit Bey, idamı yaklaşan Şeyh Sait'e, "Sait Efendi, beni mi daha çok seversin, Saip'i mi" diye sordu. Şeyh Sait şöyle cevap verdi:&lt;br /&gt;" - Saip Beyi, sonra seni. Seninle çok sevişmiştik. Reisten de Allah hoşnut olsun. Süreyya Beyi de severdim." (s.169) &lt;br /&gt;Verilen sözlere kanması ve ve cellatlarını bile sevebilmesi, Şeyh Sait'in, kendilerini asanlardan çok daha temiz ve büyük bir yüreğe sahip olduğunun kanıtı değil midir? &lt;br /&gt;29 Kasım 2003&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22716177-114043730445306347?l=imlasizarsiv.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/feeds/114043730445306347/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22716177&amp;postID=114043730445306347' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043730445306347'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043730445306347'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/2006/02/maluplarn-tarihinden-eyh-sait-gn.html' title='Mağlupların Tarihinden/ Şeyh Sait*/ Gün Zileli'/><author><name>imlasizarsiv</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04428847703781122760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22716177.post-114043712158983195</id><published>2006-02-20T04:04:00.000-08:00</published><updated>2006-02-20T04:05:21.660-08:00</updated><title type='text'>Meşale Sevdalarından Şarkılar/ Sherman Alexie</title><content type='html'>Çevirenler: Tuba Geyikler Terci, Yusuf Eradam, &lt;br /&gt;Devrim Kılıçer Yarangümeli, Çiğdem Pakel&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz başlatırız yangını&lt;br /&gt;Kilisenin kulesinde:&lt;br /&gt;küller, küller.&lt;br /&gt;Biz devasa bir cenaze ateşi yaparız&lt;br /&gt;Çocuk korolarından:&lt;br /&gt;küller, küller.&lt;br /&gt;Yalancıları yakan alevler&lt;br /&gt;Döne döne yükselir göklere biz bakarız&lt;br /&gt;Küller, küller.&lt;br /&gt;Çocuk korolarından döne döne&lt;br /&gt;yükselen alevlere bakarız&lt;br /&gt;küller, küller.&lt;br /&gt;Biz başlatırız yangını&lt;br /&gt;Ve yakarız yalancıları:&lt;br /&gt;Küller, küller.&lt;br /&gt;Devasa bir cenaze ateşi yaparız&lt;br /&gt;Kilisenin kulesinde:&lt;br /&gt;Küller, küller.&lt;br /&gt;Koca koca cenaze ateşleri yakarız&lt;br /&gt;yalancıları yakarız:&lt;br /&gt;küller, küller.&lt;br /&gt;Alevler kilisenin kulesinden&lt;br /&gt;Döne döne yükselir göğe biz bakarız&lt;br /&gt;Küller, küller.&lt;br /&gt;Biz başlatırız yangını&lt;br /&gt;çocuk korolarından:&lt;br /&gt;küller, küller.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22716177-114043712158983195?l=imlasizarsiv.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/feeds/114043712158983195/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22716177&amp;postID=114043712158983195' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043712158983195'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043712158983195'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/2006/02/meale-sevdalarndan-arklar-sherman.html' title='Meşale Sevdalarından Şarkılar/ Sherman Alexie'/><author><name>imlasizarsiv</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04428847703781122760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22716177.post-114043694125743459</id><published>2006-02-20T03:33:00.000-08:00</published><updated>2006-02-20T04:02:21.443-08:00</updated><title type='text'>Hesapçı/Tamer Ertangil</title><content type='html'>Saat üç olmuştu yine. Bir türlü düzene girememiştim zaten. Erkenden uyanıp ders çalışacaktım güya. Son sınıftaydım. Finallere hazırlanmam "gerekiyordu". Her gerekliliğin bir yenisini doğurduğunun farkına varamayacak kadar toydum o zamanlar. N'olacaktı hâlim... Yüzümü yıkamak ferahlatmamıştı beni. Zaten aynadaki yansımamı görünce tiksinmiştim kendimden. Yeni uyandığım için falan değil; hakikaten çirkin bir herifimdir ben. Ama bunu dert etmiyordum kendime. İnan dert etmiyordum. Çoktan kanıksamıştım yani. Gerçi biraz yakışıklı olsaydım fena olmazdı ama umurumda bile değildi... Bırakalım şimdi bunları. Şöyle bir dolanmaya ihtiyacım vardı benim -sanırım.&lt;br /&gt;Dışarısı -eksik olmasın- şöyle bir dolanmanın dahi öyle kolay olmadığını bana muntazaman hatırlatırdı. Lânet olası caddelerden karşıya geçerken bir arabanın altında kalmamayım diye tüm duyu organlarımı maksimum düzeyde kullanmak zorunda kalmaktan bıkmıştım. Ne istiyordum biliyor musun? Kendimi kasmadan karşıya geçmek -koşmadan yani. Hatta şarkı söyleyip dans bile edebilirdim ilerlerken. Ama öncelik otomobillerindi. Önce sağa, sonra sola, sonra tekrar sağa bak ve karşıya geç. Hı hı... Her şey ne kadar da rasyonel. Ben de robotum ya... Zaten gökyüzü kapalıydı, griydi. Moralimi bozmamalıydı hiçbir şey. Alt tarafı biraz hava almaya çıkmıştım. Ama şu sarışın taksiler üstüme üstüme geliyordu sanki. İçlerindeki yok olası şoförlerde birbirine benzerdi hep. Yakında yayalar için yürüyecek alan kalmayacak diye düşünürdüm. Hâlbuki bu tekerlekli tenekeler için dağ başına bile yol yapılıyordu. Üstüne üstlük akranlarım en kısa zamanda otomobil sahibi olmak için deli oluyorlardı. Yapılan araştırmalara göre her yıl bilmem ne kadar insan trafik kazasında can veriyormuş. Şu homo sapiens çok da zeki sayılmazdı aslında. "Bizzat icat ettikleriyle imha ediyor kendini" diye düşünürdüm. Aslında insanoğlunun bir yere ilerlediği falan da yoktu.&lt;br /&gt;Kızılay meydanı oldukça kalabalıktı o gün. Hava açık olsa daha iyi olurdu. Evet daha iyi olurdu. İnanır mısın, bütün insanlar Kızılay'a inmişti sanki. Tanıdık yüzler görmek mümkündü. Okuldan bir arkadaşımla karşılaştığımda yanında sevgilisi vardı. Tartışıyorlardı. Selam verdikten sonra beni umursamaksızın devam ettiler:&lt;br /&gt;"Hayır aşkım gitmeyeceksin akşam bir yere. İzin vermiyorum!"&lt;br /&gt;İnsan sevdiği kadını neden kısıtlamak, onun üzerinde otorite kurmak ister?&lt;br /&gt;Aşk bu kadar iğrenç bir fenomen olmamalıydı. Gerçi gönül ilişkilerini anlamakta güçlük çekmiştim hep. Çağının adamı değil miydim ne? Herkes gibi yapmak zordu. Belki de iyi birisi olmanın dezavantajlarıydı sahip olduğum. Biliyor musun, hatunlar benim için "sen çok iyi bir insansın" derlerdi. Sanırım o yüzden beni hep "arkadaş olarak" sevmişlerdi. Ne iyiliğim dokunmuştu ki onlara? Kafam yeterince karışıktı zaten. Bir de aşk gibi komplike bir mefhum üzerine kafa yoracak hâlde hiç değildim.&lt;br /&gt;"Okulda görüşmek üzere!" diyerek yanlarından ayrıldım.&lt;br /&gt;Biraz daha dolandıktan sonra büfenin birinden "çok satan" gazetelerden bir tane satın aldım. Hepsi birbirine benziyordu zaten. Bankın birine oturup haberleri kurcaladım biraz... İlk sayfayı neredeyse komple satanistlere ayırmışlardı. Aslında haksızlık ediyorlar bu gençlere diye düşünürdüm. "Bu ülkede her kurban bayramında insanlar koyun keser, dana keser... Kedi dediğin nedir ki?". Gazeteyi bıraktım. Sinir olmuştum. Sinir olunca yanağımın içini kemirmeye başlardım -oradan biliyordum sinir olduğumu. Bir sigara yakmanın tam vaktiydi. Dışarıda yalnız başıma oturduğumda sigara içesim gelir hep. İşin kötü yanı neydi biliyor musun? Sigara kullanmıyordum o zamanlar... Aslında evden hiç çıkmasaydım daha iyiydi. Binlerce insanın içinde kesif yalnızlığım daha katlanılmaz bir hâl almıştı. Yanımda kimse yoktu. Sigaram bile yoktu.&lt;br /&gt;Ne zaman tek başıma kalsam lânet olası geçmişim sataşmaya başlardı bana. Geçmişimi s.keyim... Beklentilerimi ertelemiştim hep. Hâlbuki mesele sabretmekte değilmiş. Kendimi avutmuşum. Yıllarca birilerinin benim "engin" iç dünyamı keşfetmesi için beklemiştim. Kendimi değerli biri zannederdim. Ne salakmışım. Artık işleri zamana bırakmıyorum. Zaman hiçbir şeyin ilacı falan değil. Bırakalım şimdi bunları. Kafam bayağı bir karışıktı anlayacağın... &lt;br /&gt;sesimi duyan yok mu yüzüme bakın ne olur hepiniz çok meşgul görünüyorsunuz bütün bu telaş ne için ben görünmez adam mıyım nereye gidiyorsunuz ben böyle cevabı içinde retorik sorular sormaya bayılırım mazur görün bana biraz zaman ayıramaz mısınız allah belânızı versin hepinizin cep telefonu var en azından numaramı versem çaldırır mısınız beni ne işimize yarıyor ki bu aletler bu ne biçim iletişimsizlik ne olacak hâlimiz yo hayır agresif tavırlarıma aldanmayın sakın aslında güçlü biri sayılmam duvara çivi çakmaya bile kıyamam ben umursamazın teki olduğumu da nereden çıkardınız aksine hepinizi çok umursuyorum her nesneyi her varlığı önemsiyorum mesela şu serçelerin her birine serçe değil de başka başka isimler vermek isterdim hey sen iş kadını şu lânet olası metro istasyonunun tırabzanlarından kaymak içinden gelmez mi hiç kol saatinin gövdesi bileğinin altına düşmüş farkında mısın sana sonsuza dek saati sorsam her seferinde bileğinin altına bakıp beni yanıtlar mısın çok şey mi istiyorum her akşam kapımı kilitlemekten gına geldi bu akşam gel beklerim sohbet ederiz ne ben okulumdan bahsederim ne de sen işinden işine gelirse vakit nakitmiş uyutmuşlar seni her neyse hem daha okula gideceğim şu allahın belâsı kartlardan bıktım her işlem kartlarla yapılıyor okula girebilmek için dahi paso paso gösteriyorum yakında alnımıza bar kod kazırlarsa şaşırmam okulda kendimi sıçan gibi hissediyorum deney faresi gibi beni test edip puan veriyorlar seviyemi tespit edip durdular bu yaşıma kadar ben daha kapsamlı bir cv edinmek için mi dünyaya getirildim daralmaya başladım gene bu hayat bana extra-large galiba baksanıza bana hayat o kadar güzel değil aslında kandırmışlar sizi uyansanıza iyice havasız oldu burası neden pencerenizi açmıyorsunuz bana uzak durmayın yalvarırım korkmayın çarpın bana kızmam aramızda daha bir metre mesafe varken pardon demeyin bu ne ciddiyet bu ne resmiyet hepinizin canı cehenneme cansız canlılar bak erekte oldum gene sinirlenince hep erekte olurum zaten cinsel ilişki esnasında şiddet uygulayımına dair enteresan bir hadise hemen araştırılmalı araştırma sonuçları gazetelerin pazar eklerinin sağlık sayfalarında yer almalı o kadar çok bastırıyoruz ki kendimizi bütün saldırganlıklarımız bastırmalarımızdan bütün bastırmalarımızsa yere batası medeniyetimiz yüzünden istemiyorum kardeşim canımın istediğini yapmak istiyorum her durakta vagon değiştirmek istiyorum mesela benden önce doğanlar kurmuş bir düzen bana dayatıyorlar oh ne iyi aranızdan kaçmak bir dağa yerleşip kendime bir kulübe yapmak istiyorum yağmur duası etmek yağarsa sevinmek yağmazsa küfretmek istiyorum örneğin başka derdim olmamalı istediklerimi yapmak istiyorum zorunda olduklarımı değil roman kahramanları gibi yaşamak istiyorum aslında size ne bütün bunlardan öyle değil mi bireyin iç hesaplaşmalarını aktaran öykü/romanların şu sıralar popüler olmadığını okumuştum bir yerde oldu canım ara beni daha kendinizi ne kadar filtreleyeceksiniz uygarlığınız batsın duman altı olacaksınız gidişat kötü benden söylemesi evet evet gidişat kötü neyse bırakalım şimdi bunları zaten yalnız takılmayı beceremiyorum aksi hâlde kendime bir olric icat etmek zorunda kalacağım&lt;br /&gt;"Abi bir tane alsana. Allah rızası için!"&lt;br /&gt;"Hayır istemiyorum sağ ol."&lt;br /&gt;"Hadi be abi n'olur bir tanecik al!"&lt;br /&gt;"..."&lt;br /&gt;Fazla direnmemişti. Şu mendil satan çocuklardan nefret ederdim. Bazen yapışır bırakmazlardı... Kafam dağılmıştı pis sümsük yüzünden. &lt;br /&gt;Başım ağrımaya başlamıştı. Öylesine ağrıyordu ki nabzım beynimde atıyordu sanki. Banktan kalktım. Bir taksiye atlayıp eve yollandım. Yol boyunca şoförle zorunlu ve gereksiz bir diyalog kurduk. "Müsait bir yerde" indim. Ellerim cebimde apartman kapısından girdim. Merdivenden çıkarken insanların g.tüyle burun buruna gelmek kısa boyun en kötü tarafı olsa gerek diye düşündüm. Daireme girip kapımı kilitledim. Kendime bir kahve hazırladım. Ders çalışmaya koyuldum. Zira finallere hazırlanmam gerekiyordu&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22716177-114043694125743459?l=imlasizarsiv.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/feeds/114043694125743459/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22716177&amp;postID=114043694125743459' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043694125743459'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043694125743459'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/2006/02/hesaptamer-ertangil.html' title='Hesapçı/Tamer Ertangil'/><author><name>imlasizarsiv</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04428847703781122760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22716177.post-114043516877961633</id><published>2006-02-20T03:32:00.000-08:00</published><updated>2006-02-20T03:32:48.783-08:00</updated><title type='text'>Cinnet Sonrası Yalnızlığı/ Hazal Çelik</title><content type='html'>Bir kadın kendi bedeninden ne kadar uzağa düşebilirse o kadar uzağım şimdi kendimden.Ellerim başka bir yerde,gözlerim başka.Arzu yokluğu,kurutulmuş balık derisinde yansıyan yoksunluğum oluyor,bir tavan arasında ya da bir dekorun sahte uzamında.&lt;br /&gt;Notalar,noktalar.Bir türlü sona ermeyen gizli kabuslar sabahın ayrıntılarının oluşturan,gördüğünü bir daha hiç unutmayan.Önce beliren,ardından acımasızca silinen gülüş.Mavi bir buz dağının doruğundaki yalnızlık hissi bir baş dönmesiyle kesilen anlamı yitik cümleler kurduruyor bana iç sesim kendinden koparken. Ölmek kanamakla olmuyor, her zaman. Sanki...Öyle...Söylenmiyor şarkılar.Kalbimin tepe noktasında bir savaş madalyası gibi taşıdığım ağrı eski çağ vodvillerinin entrikalarına kurban giden saf oyun kişilerinin cılız sesine benziyor ancak.&lt;br /&gt;Tüm kurgum bir anda kördüğüm oluyor,gerçek ve derin bir dönüşle anlaşılmazlığa varıyor çözüleceği son replikte.Alevler içinde bir ev görüyorum o anda perdede,bir çocukluk,bir anne,beyaz ve tombul tavşan.&lt;br /&gt;Kurtarılmak istemiyor hiç kimse. Yalnızca yanmak ve sonra sönmek istiyorlar, bir kalıntı bile olmak istemiyorlar artık,silinip gitmek istiyorlar sadece.Gözlerimi kapıyorum akan görüntülere,sakin bir an yakalayıp içine hapsediyorum nefesimi kaçamamak için. Karla kaplı bir kenti, boş meydanları, henüz güneşin doğmadığı bir alacakaranlığı, taş binaları-uzun, gölgeli koridorları binalardaki-hayal edebilmek için... Ensemdeki yılanı şiir sanmayayım diye, bileyim diye zehrinin kutsal olmadığını. Bir gece öncesinin sarhoşluğundan artakalmış  kusmuklarla kirlenmiş bomboş meydanda hiç kimsesiz beton bir banka yıkıyorum gövdemi,hala körüm kendi yangınıma...  &lt;br /&gt;Çok uzaktaki bir noktaya takılıyor gözlerim... Birden açıyorum gözlerimi,ben değil aslında o olduğumu görüyorum. Bir kez fark ettikten sonra asla geri dönülemeyecek bir anlayışla kavrıyorum bunu.&lt;br /&gt;Bankta oturuyor elleri ceplerinde, soğuktan korunmak için küçültüyor kendini, çok uzaktaki bir noktaya takılıyor gözleri unutmak için. Sislerin içinden bir siren sesi çoğalıyor, geçtiği sokaklara sırtını dönerek önce yaklaşıyor, ardından sabitleşiyor bir sonsuzda. Azalarak kayboluyor sonra sanki hiç olmamış gibi. Aşkı izlediği filmleri hatırlatıyor bu geçiş ona,karartma gecelerini, gazete kağıtlarıyla örttükleri bodrum penceresini, rutubetten kararmış tavandaki çizikleri...&lt;br /&gt;Önünde duran boşluğa bir parabol çiziyor işaret parmağıyla,ortasına kendini asıyor, bir ucuna zamanını diğerine bir gün mutlaka döneceği uçurumlar kentine açılan kapıyı.&lt;br /&gt;Bir şairin dizelerini mırıldanıyor, anlamıyorum kimin olduğunu,gülümsüyorum sadece. İçindeki kimlikle boğuşuyor yorgunluğu. Bir adam: Sürgün, kaçak ya da deli. "Ne fark eder ki." diyor, bunu duyuyorum yalnızca... &lt;br /&gt;"Hiçbir şey değiştirmez  aynadan yansıyan aslımı, bir süre sonra dağılıp parçalanacağını evrenin. Her solukta yeniden yazdığımızı onu, ve onun da bizi her yıkılışında... Hiçbir şey olağandışı değil artık, ne ölürken bir meleğe dönüşmesi annemin ne de bir katilin soğukkanlılıkla boğması hiç tanımadığı kurbanını."&lt;br /&gt;Bunları hatırlıyor bir iç çekiş ve bir susuş arasında. Bir sabahki mutluluğunu;&lt;br /&gt;"Bugün kuşlar geçti başımın üzerinden, yaşasın!" dediğini...&lt;br /&gt;Koşarak ara sokaklardan denize varmıştı,arnavut taşlı kaldırımlar dar  gelmiş; yola bırakmıştı kendini. "Yakında, çok yakında," diye  bağırmıştı dalgalara. Yaşlı kayıkçılar buruk bir tebessümle bakmışlardı yüzüne. Bir sigara yakıp uçuşan küllerini seyretmişti. Yeni doğmuş güneşi selamlayıp evine dönmüştü, odasına...&lt;br /&gt;Caddelerdeki insan çığlıklarını duyana dek uyumuştu loş bir rüyada. Kaçmıştı sonra. Sırf yaşayabilmek için üstelik... Ya da şu bomboş meydanda kendini bıraktığı beton bankta oturabilmek için sadece.&lt;br /&gt;"Artık bir korkağım,başka bir şey değilim," diyor ellerini ceplerinden çıkarırken. "Yaşamak şimdi bu sessizlikte, bu yalnızlıkta... Toprak bir saksıdaki gösterişsiz bir süs bitkisinden farkım kalmadan..."&lt;br /&gt;Sevinmiyor, kollarını iyi yana açıp neşeli bir şarkı söylemiyor başının üzerinden kuşlar geçerken. Uyuyup odasında uyanmak istiyor yeniden, o korkunun gözlerinin içine bakıp, sokaklara çıkmak ve bu sefer kaçmamak çığlıklardan. Ama biliyor şimdi uyusa ve uyansa odasında, tekrar duyduğunda haykırışlarını sokaktaki insanların, mekanik seslerini tankların yine kaçacak.&lt;br /&gt;En çok kendini affetmeyi özlüyor, bir de unutabilenlerin dokunulmaz huzurunu. Dudaklarını kırmızı bir ısırışla kanatışından seziyorum bir sınıra yaklaştığını.&lt;br /&gt;"Ben olsaydım havadaki kar kokusunu çekerdim içime,"diyorum yanımdakilere. Yalan söylüyorum bilerek, ya anlamasınlar diye o olduğumu,ya sıkıldığımdan. Bir anıt gibi havada asılı duran kapıya,eskimiş tahta gövdesine dokunuyor usulca...&lt;br /&gt;Ben: karşımda asılı duvar saatinin nemden kabarmış, cilasının çoğu dökülmüş pürüzlü yüzeyine...&lt;br /&gt;Bir ormana varmayı düşlüyoruz ikimizde o anda biliyorum, aynı kışkırtıcılık onun ve benim duyduğumuz parmak uçlarımızda. Bir duvara çarptığında bile hızı kesilmeyecek bir isteyiş...&lt;br /&gt;Ben zamanı dondurup tekrar dönüşebilmek için kendime, o da bir gün mutlaka döneceği kentine ulaşıp geçebilsin diye içimden-TAM DA O ANDA İÇİMİZE HAVADAKİ KAR KOKUSUNU ÇEKİP-bizim için kaçınılmaz olanı gerçekleştiriyoruz. Yaldızları dökülmüş kirli sarı topuzunu çeviriyor o yavaşça kapının,saatin gelgitlerinden yorgun düşmüş sarkacın hareketini durduruyorum ben de.&lt;br /&gt;Kesin fakat zarif bir sarsıntıyla geçiyorum kendimden.Gözlerimi kapatıyorum son kez,açtığımda bir banktayım,karşımda bir duvar, duvarda bir saat...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22716177-114043516877961633?l=imlasizarsiv.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/feeds/114043516877961633/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22716177&amp;postID=114043516877961633' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043516877961633'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043516877961633'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/2006/02/cinnet-sonras-yalnzl-hazal-elik.html' title='Cinnet Sonrası Yalnızlığı/ Hazal Çelik'/><author><name>imlasizarsiv</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04428847703781122760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22716177.post-114043507526373543</id><published>2006-02-20T03:30:00.000-08:00</published><updated>2006-02-20T03:31:15.263-08:00</updated><title type='text'>EVREKA/Baran Esmer</title><content type='html'>İşteciliği keşfettim ahali esnemeyin&lt;br /&gt;Malından mülküne taşınan şehrin,&lt;br /&gt;Âlâ memleket dedikten sonra,&lt;br /&gt;İşte fırsat, yazıyor kapısında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Damdan çatıya düşenler sevinir&lt;br /&gt;İlle de olasıymış diye hala şehir&lt;br /&gt;Köşesinden çatlamazsa ilkin&lt;br /&gt;İşte harita, sanıyor kendisinin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özen ile itina zulmünde ters&lt;br /&gt;Yürüyenler tahtanın karasını &lt;br /&gt;İşte bahçıvanı eğreti alnının&lt;br /&gt;O kişi adından sabit kılığı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam aşina toplu kıyametlere&lt;br /&gt;Pek boşuna bir anında tarihin&lt;br /&gt;Umulur işte vatan da yektir&lt;br /&gt;Uğruna ölmeklik diyebilmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakkında benzer ise de kimi kimseye&lt;br /&gt;Kaçında melek kaçıncı yelektir&lt;br /&gt;Geçirip ezberinden yalanın&lt;br /&gt;İnsan, işte adam kadar olabilmektir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22716177-114043507526373543?l=imlasizarsiv.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/feeds/114043507526373543/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22716177&amp;postID=114043507526373543' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043507526373543'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043507526373543'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/2006/02/evrekabaran-esmer.html' title='EVREKA/Baran Esmer'/><author><name>imlasizarsiv</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04428847703781122760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22716177.post-114043498410719709</id><published>2006-02-20T03:29:00.000-08:00</published><updated>2006-02-20T03:29:44.116-08:00</updated><title type='text'>İKTİDAR/ A. A. &amp; G. S. 1995</title><content type='html'>GİRİŞ&lt;br /&gt;Yüzyıllardır üzerinde bulunan karanlık sis perdesiyle birlikte çeşitli görüşlere gebe olan iktidar sorunsalı, bir çok düşünürde, kargaşaya yol açan anlam hatalarıyla birlikte anılmıştır. Son yılarda ortaya atılan, etnografların birbirinden farklı görüşleri de bazen yeni bir devingen olarak görülüp tartışmaya sunulmuş, fakat radikal içeriklerinden dolayı pek çok görüş ayrılığına neden olarak, son 20-25 yılda tez niteliğinde varlıklarını sürdürebilmiştir. Özellikle 60'lı yılların sonlarına doğru verdikleri yapıtlarında, arkaik toplumlar hakkında o güne kadar bilinenin aksine elde ettikleri değişik bulguları sunmuş olan J. W. Lapierre, Sahlins ve Clastres'ten söz etmekte yarar görüyoruz. Lapierre, Afrika'dan Amerika'ya, Amerika'dan Okyanusya'ya, değin yaptığı araştırmalarda " hiç bir biçimde siyasal iktidardan söz edilemeyen" toplumların varlığına işaret ediyor (Siyasal İktidarın Temeli Üzerine Bir Deneme, 1968, Sayfa 222). Ve, gördüğü toplum tiplerini beşe ayırıyor: "Siyasal iktidarın en gelişmiş olduğu arkaik toplumlardan, gerçek anlamlarda hiçbir siyasal iktidarın görülmediği arkaik toplumlara kadar" (sf 229). Yine 'yazının olmadığı ve geçim ekonomisiyle yaşayan' diye tanımlanan arkaik toplumların ekonomisinin hiç de sanıldığı gibi 'geçim ekonomisine' dayanmadığını söyleyen Sahlins, yapıtında arkaik toplumların aynı zamanda 'ilk bolluk toplumu' olduğunu söylemektedir (İlk Bolluk Toplumu, Ekim 1968). Yani arkaik toplumlar kendi kendilerine zorlukla yeterek varlıksürdüren ve dolayısıyla herhangi bir doğa koşulundan etkilenince hayatları sekteye uğrayan, hiç bir şekilde artı değer üretemeyen toplumlar olmadığını, aksine paleolitik toplumların belirgin bir bolluk içinde yaşadığından söz ederken, Clastres bunun neden neolitik dönem tarımcıları için düşünülemeyeceğini sorarak Güney Amerika'daki bir çok arkaik toplumun, topluluğun tüm bir yıl tükettiğine eşit miktarda bir artıdeğer üretebildiklerini göstermiştir (Devlete Karşı Toplum '1974). &lt;br /&gt;Artık bu bulguların ışığı altında iktidar sorununun tartışmasına geçebiliriz...&lt;br /&gt;İKTİDAR: Baskıcı İktidar - Baskıcı Olmayan İktidar&lt;br /&gt;Baskıcı Olmayan İktidar&lt;br /&gt;Hayvanlar alemine baktığımızda, topluluk halinde yaşayan hayvanlarda görülen liderlik, bir ihtiyaç olarak göze çarpar. "Hayvanların kendiliğinden toplumsal düzenleme süreçlerine ilişkin bilgileri eleştirel bir gözle incelediğimizde, tohum halinde bile olsa hiçbir siyasal iktidar biçiminden söz edemeyeceğimizi görürüz." (Lapierre sf .222 ) Toplumsal bir varlık olan insan da her zaman için bir lider, bir şefe ihtiyaç duymuş. Sorun tıpkı hayvanlarda olduğu gibi siyasal iktidarın var olması ya da olmaması sorunu mudur?&lt;br /&gt;Lapierre yapıtında iktidarın, belirgin bir toplumsal ilişki olarak gördüğü emir-itaat ilişkisine dayanarak çıktığını öne sürüyor (sf. 44). Ancak Clastres'in Amerika kıtasının tamamında işaret ettiği arkaik toplumlardan yola çıkarak yaptığı genellemede iktidarın her zaman var olduğunu görüyoruz: "Demek ki karşımızda başka toplumlarda iktidar sahipleri diye bilinen kişilerin iktidardan yoksun olduğu, siyasetin her türlü zorlama ve şiddetten uzak bir alan olarak belirdiği, kısacası hiçbir emir-itaat ilişkisinin bulunmadığı geniş bir toplumlar bütünü var." (sf. 13) Konuyu biraz açarsak, Yeni Dünya'da varolan arkaik toplumların çoğunun baskıcı bir otoriteye sahip olmadığını, yani liderlerinin -şeflerinin- iktidarlarının zorlamaya, baskıya, kısacası emir-itaat ilişkisine bağlı olmadığını görüyoruz. Örneğin gerçek bir demokrasi düşüncesinin egemen olduğu Kuzey Amerika yerli kabilelerinin hemen hepsinde ve Güney Amerika'daki bazı kabilelerde iki şef vardır: Biri Sachem, yani barış şefi, diğeri de savaş şefi. Savaş şefi yalnız savaşta ortaya çıkarak savaşı yönlendirirken gündelik hayatta kendini asla göstermez. Savaş kararı almak da savaş şefinin tekelinde değil, tüm kabilenini derin tartışmalar sonucunda aldığı ortak karar doğrultusundadır. (Bu tartışmaların en önemli özelliği topluluğun genel görüşüne aykırı düşüncelere sahip bireylerin toplantıyı uzatmamak ve gereksiz tartışmaları önlemek için toplantıyı terketmeleridir. Onlarda "Şef konuşan insan değildir, konuşan insan şeftir."). Arjantin'in Chaco yöresinde yaşayan bir Abipon kabilesinin büyük şefi olan Alaykin, kabilesini istemediği bir savaşa sokmaya çalışan İspanyol subayına şu yanıtı verir:" Abipon'lar, atalarından kalma bir alışkanlıkla şeflerinin istediği gibi değil, kendi istedikleri gibi hareket ederler. Evet, ben onların yöneticisiyim, ama onların aleyhine olacak birşey yapmam herşeyden önce bana zarar verir; kardeşlerime emir vermeye ya da onları zorlamaya kalkışırsam, o an bana sırtlarını dönerler."&lt;br /&gt;Ateş topraklarında yaşayan Onalar ve Yahghanlar gibi bazı yerli toplumlarının savaş durumu dışında bir şefleri yoktur. Barış şefinin de hiçbir şekilde baskıcı bir otoriteye sahip olmadığını söyleyebiliriz, o yalnızca aileler ya da bireyler arasındaki anlaşmazlıkları giderir, hediyeler dağıtır ve gündelik söylevler verir. Anlaşmazlıkları gidermesi, yıllarca elde ettiği saygının bir ürünü olarak adildir ve emir-itaat ilişkisine güvenmez. &lt;br /&gt;Francis Huxley Sevimli Vahşiler adlı kitabında Urubular'ın şefleri hakkında şu gerçeği dile getirir: "Şefin yapması gereken şey cömert olmak ve kendisinden istenen her şeyi vermektir: Bazı yerli kabilelerinde şefi tanımak çok kolaydır, çünkü serveti diğerlerinden daha az, süsleri ise daha gösterişsizdir." Orenok kabilelerinde insanlar kıtlık baş gösterince şefin evine yerleşir ve şefin yiyeceklerini tüketirler. Şef bekleneni yapmazsa, toplum onu terkederek yeni bir şef arayışına girer. Clastres Güney Amerika yerli kabileleri için "Topluluğun kutlama ve merasimleri ile iktisadi etkinliklerini planlayan lider, 'emirler'inin yerine getirilip getirilmeyeceğinden hiç bir zaman emin olamaz: Hep eleştirilere hedef olduğu için sürekli zayıf kalan bir iktidarın çalışma tarzında da bu durumun etkisi duyulacaktır: Şefin iktidarı toplumun iyiniyetine bağlıdır. Bu durumda şefin barışı korumakta niçin doğrudan çıkarı olduğu hemen anlaşılıyor: Huzuru bozan bir bunalımın patlak vermesi, iktidarın müdahalesini gerektirdiği gibi, şefin üstesinden gelemeyeceği bir muhalefet eğilimi de doğurur. (sf. 34)" &lt;br /&gt;Bu toplumlarda şefin bir özelliği de hatip olmasıdır. Suskun bir şef şef olmaktan çıkar diyor Clastres: "Şefin söylevi herşeyden önce törensel bir hava taşır. Şef hemen her gün... kabilesine seslenir. Hamağa uzanarak ya da ateşin yanında oturarak yüksek sesle, beklenen konuşmayı yapar. Söylediklerini duyurabilmek için güçlü bir sesi olmalıdır. Şef konuşurken kendisine özel bir saygı gösterilmez, kimse sessizliği koruma gereği duymaz,  herkes sanki hiç birşey olmuyormuş gibi, işiyle uğraşmaya devam eder. Şef söyledikleri dinlensin diye konuşmaz. Gerçekten bir paradokstur bu: Kimse şefin söylevine dikkat etmez. Daha doğrusu herkes dikkat etmiyormuş gibi yapar. Şefin konuşma yükümlülüğüne karşılık, seslendiği kişilerin de dinlemiyormuş gibi yapma yükümlülükleri vardır."(sf. 126) Dinlememelerinin nedeni yıllardır yinelenen bu söylevlerin zaten ezbere bildiklerindendir, ancak daha önemlisi "Şefin söylevi boştur, çünkü iktidarın söylevi değildir: Şef sözden yoksun bırakılmıştır, çünkü iktidardan da yoksundur. İlkel toplumda, devletsiz toplumda iktidar şefin elinde değildir: Dolayısıyla onun sözü, iktidarın, otoritenin, emredenin sözü olamaz. Emir vermek, hiç bir zaman şefin yapabileceği bir şey değildir, bu yüzden de sözleri ciddiye alınmaz. Görevini unutup emir vermeye kalkışan şefin buyruğuna uyulamayacağı gibi, bir süre sonra şefliğide tanınmayacaktır. Sahip olmadığı bir gücü kötüye kullanması zaten düşünülmeyecek bir şefin, iktidarını zorlaması için deli olması gerekir; Şef olmaya kalkışan şef terkedilir: İlkel toplum, ayrı bir iktidar kurumunu yadsır; çünkü iktidarın gerçek kaynağı şef değil, toplumun kendisidir." (sf. 127)&lt;br /&gt;Peki güçten ve otoriteden, yani iktidardan bu kadar yoksun olan -ayrıca kendisinden sonsuz bir cömertlik beklenen- bir şef neden şeflik yapar? Levi- Strauss, Nambicuana Yerlilerinde Aile ve Toplum Yapısı adlı kitabında yeni şefin sevilmesindeki en önemli etkenin cömertlik olduğunu söylüyor, ancak şefin bazen ardı arkası kesilmeyen isteklerden bunalıp "Yeter! Artık vermiyorum! Yerime başkası cömertlik etsin." diye haykırdığını ekliyor... Güney Amerikadaki arkaik toplumlar mübadele yoluyla bu paradoksal sorunu çözüyor: Yani şeflere tanınan çok eşlilik hakkı! Gerçi bu kabilelerin çoğunda çok eşlilik söz konusu olmasına karşın şeflere tanınan eş sayısı normal bir kabile üyesine göre oldukça fazladır. &lt;br /&gt;Bu verilerin ışığı altında söyleyebileceğimiz: Bir insan toplumunda liderliğin nefes alıp verme gibi bir ihtiyaç olduğudur. İnsan toplumsal bir varlık olduğuna göre toplum içindeki ilişkileri düzenleyecek, gerektiğinde toplumu olası bir kargaşadan ya da yok olmadan koruyabilecek -kurtarabilecek- bir lidere ihtiyaç vardır. Ancak liderlik, her insan toplumunda farklı ihtiyaçlar karşısında belirdiği için şöyle bir saptama yapabiliriz: Bir toplumda nesnel koşulların getirdiği ihtiyaçlar doğrultusunda, gerekli yeteneklerin bir kişide toplanması, toplum tarafından o insana liderlik vasfını vermesini sağlar. Sanılanın aksine insanın doğasında liderlik itkisi yoktur, bu tamamen koşulların gerektirdiği biçimde ortaya çıkan bir durumdur. Toplumsal koşullar buna izin vermediği sürece lider çıkmayabilir de (Bu özel bir durum olmasına karşın, örneğin Jivarolar'ın savaş durumu dışında şefleri yoktu, hatta onların dilinde şefi belirten bir sözcük olmadığı söylenir). Liderlik, nesnel koşulların gelişim süreciyle oluşan, toplumlarda farklılık gösterebilen çeşitli zanaatçılık örnekleri gibi bir meslektir. Ev yapımına geçildiğinde, bu işe yeteneği olan kabile üyeleri ister istemez inşaat ustası oluverirler. Bunu takiben marangozluk zanaatının ortaya çıkması, yeteneği olan insanlara marangozluk ünvanı verilmesine neden olur. Liderlik de aynı biçimde ortaya çıkar. Diğer mesleklerden farkı her yerde benzer biçimde beliren evrensel bir nitelik taşımamasıdır. Yeni dünya kabilelerinde ayrılan Savaş Şeflerinden istenen farklı özellikler bunu en iyi biçimde dile getirir. Genelde hepsinde görülen temel nitelikler gözüpeklik, cesaret ve güçlülük olmasına karşın, toplumun ve coğrafi koşulların belirlediği değişik özellikler toplumların savaşma tarzlarındaki farklılığa yansıyarak tezimizi doğrular bir niteliğe bürünür. Bir toplumun Barış Şeflerinden isediği nitelikler ise, aksine, çok iyi hitap gücü olan, aralarında çıkan sürtüşmeleri adil bir biçimde çözümleyebilen, belli bir saygınlığa ve olgunluğa erişmişliktir.  &lt;br /&gt;Demek ki liderlik toplumsallıktan doğan ihtiyaç nedeniyle ortaya çıkıp tarihsel süreçte insanın evrimleşmesiyle beraber varlığını sürdürmüştür, o halde sorunun ana kaynağı olan saptamayı yapmalıyız: Sorun iktidarın var olup olmaması değil, hemen her zaman var olan iktidarın baskıcı olup olmama niteliğidir. O halde baskıcı iktidar nasıl ortaya çıkmış olabilir?&lt;br /&gt;Dünya tarihine baktığımızda, varolan yüzlerce baskıcı olmayan iktidar modeline karşın, uygarlığa ilk geçişten günümüze dek bir çok aşamayı geride bırakmış birbirinden farklı özelliklere sahip olan yüzlerce baskıcı-iktidar modelinin ortaya çıkışı nasıl gerçekleşmiştir? Clastres'de aynı soruyu soruyor: "Devletin olanaksız olmaktan çıkmasını ne sağlamıştı? Halklar nasıl olup da vahşilikten uzaklaşmışlardır? Despot figürünün ortaya çıkmasının, birinin yönetip öbürlerinin boyun eğmesini hangi eşsiz olay, hangi devrim sağlamıştır? Siyasal iktidar (Bizim deyişimizle baskıcı iktidar-y.n.) nereden kaynaklanmıştır? Kökenindeki gizem bu günde sürüyor." (sf. 165) &lt;br /&gt;Göründüğü gibi baskıcı iktidarın ortaya çıkması için bazı "özel koşullar" gerekiyor. Şimdi bu koşulların neler olabileceği tartişmasına geçebiliriz:&lt;br /&gt;Baskıcı- İktidar&lt;br /&gt;"Bununla birlikte, hemen her zaman savaş haline bağlı kural dışı durumlar vardır. Aslında bir askeri seferin hazırlanması ve yönetimi  şefin en alt düzeyde de olsa otoritesini kullanabileceği tek durumdur; Daha öncede belirttiğimiz gibi, bu durumda bile şefin otoritesi savaşmaktaki ustalığından kaynaklanır. Savaş ne şekilde biterse bitsin, savaşın sonunda komutan, yine yetkisiz bir şef haline gelir ve savaşın sağladığı saygınlık hiç bir zaman yetkiye dönüşmez.... Bir savaşçının saygınlığa susuzluğunu giderebilecek en elverişli pınar savaştır. Aynı zamanda, saygınlığı savaştan kaynaklanan bir şefin, saygınlığını koruyup güçlendirmesi de yine savaşa bağlıdır. Bir bakıma savaş, şefi hiç durmadan askeri seferler düzenlemeye sevk eden bir tür zorunlu ileriye kaçıştır; çünkü şef ancak böylelikle zaferden simgesel de olsa bir takım kazançlar umabilir."(167) Kişilği bozuk bir Savaş şefinin otoriter bir saygınlığa duyduğu istek, onu çılgıca şeyler yapmaya yöneltebilir. Fakat savaş, yeni ergenlikten çıkmış, saygınlık kazanmak isteyen gençlerle birlikte hareket eden Savaş şefinin verebileceği değil, tüm kabilenin hemfikir olması durumunda alınan bir karardır. Büyük Şef Alaykin'in yanıtında vurguladığı endişesini hatırlıyoruz. Gerenimo'nun hayatında bu endişenin soyutlandığına tanık oluyoruz: Küçük yaşta beyazlar tarfından katledilen ailesinin öcünü alma isteği daha sonra kendisinde sonsuz bir nefret ve kine dönüşmüş, Apaşların (Apache Kabilesi) başına geçtiği zaman intikamını aldığı halde, o daha fazla kan ve savaş istemiş, bunun sonucunda tüm Apaş kabileleri ona sırtını dönmüştü, onlar artık savaş istemiyordu ve bu durumun Gerenimo'nun kişisel eksiklik ve bencilliğinden kaynaklandığını anlamışlardı. Buna benzer bir örneğe Clastres şöyle bir yorum getiriyor:" Şef bazen bu tehlikeyi göze alır, kendi planını kabileye kabul ettirmeye, kendi çıkarını toplumun çıkarının önüne koymaya kalkışır. Şef, lideri belli bir toplumsal amaca hizmet eden bir araç olarak gören alışılmış ilişkiyi tersine çevirip toplumun bütünüyle özel bir amacı (Kabilenin hizmetinde şef yerine, Şef'e hizmet eden kabile) gerçekleştirmenin aracı durumuna getirmeye kalkışır. Bu plan "işlese" idi bu aşama zorlama ve şiddet anlamında siyasal iktidarın doğum yeri, devletin ilk cisimleşmesi, en basit biçimi olarak gösterilebilirdi. Ama bu plan hiç bir zaman gerçekleşmemiştir." (sf. 168) &lt;br /&gt;Clastres yalnızca Güney Amerika arkaik toplumlarını baz alıp 'genelleştirme' yapmaya çalıştığından dolayı: "Hemen her zaman savaş durumuna bağlı bazı özel durumlar" ın varlığını kabul ediyor görünse de, bunları fazla derin incelemiyor. Örneğin baskıcı- iktidarın ilk ortaya çıktığı eski dünyayı ele alırsak şöyle bir mantık dizgesi çıkarmamız mümkün olabilir. Geçim ekonomisi çobanlığa dayanan tarım öncesi bir topluluk, sürülerinin karınlarını doyurmak için, otlak alanlarının kısıtlılığından dolayı sürekli yer değiştirmek zorunda kalır, çünkü tarım- öncesinde (Tarıma günümüzden yaklaşık 10 bin yıl önce geçildiği tahmin ediliyor) dünyanın büyük bir bölümü ormanlıktı. Benzer biçimde coğrafi koşullar da onları sürekli bir göç durumunda tutacağı için çoban-toplumlar aynı zamanda göçebe toplumlardır. Sürekli yer değiştirme sürekli bir savaş tehdidi de içerir, arkaik toplumlar ortak mülk olarak gördükleri otlak ve av alanları konusunda oldukça hassastır. Bu olanlardan yabancı kabilelerin hiç bir biçimde yararlanmasını istemezler; çünkü en büyük korkuları kıtlık tehlikesidir. &lt;br /&gt;Koşulların getirdiği sürekli bir savaş durumu Savaş şefinin Barış şefinin de yerini almasına neden olabilir. Savaş şefinin sahip olduğu yetenekleri kullanması sonucunda tadına vardığı saygınlık duygusu, sonsuz istekler yönünde gelişirse bunun baskıcı-otorite yönünde görülen ilk adım olduğunu söyleyebiliriz. Yapılan savşlardan elde edilen başarılar Şef'in gücüne güç, saygınlığına saygınlık ve tabi otoritesine baskıcılık katarak o öznel yabancılaşma sürecini başlatmış olabilir. Savaş süresince rahatça verebildiği emirler ve itaat beklentisi daha sonra toplumsal yaşamda oluşacak olan emir-itaat ilişkisinin de embriyosunu biçimlendirir. &lt;br /&gt;Bu düşünceyi takiben, önlenemeyen hızlı nüfus artışı olası bir kıtlığa sebebiyet verir. Birinci derecede varlıksürdürme nedeni olan açlık, insanları huzursuzluğa iter ve artan nüfus içinde çıkan tartışmalar büyüyerek iç savaş tehlikesine doğru yol alır. Bu durumda barış şefinde kargaşayı önlemek için artan bir otorite isteği ortaya çıkabilir-Savaş Şefi hiç bir zaman iç huzursuzluğa karışmaz. Toplum bu kargaşadan rahatsızlık duyuyorsa Barış Şefine bazı yetkiler verebilir, bu da ikinci bir yabancılaşma sürecinin başlangıcına işarettir. Öne sürdüklerimizi doğrular nitelikteki en güzel örneği yine Clastres veriyor: "Tupi-Guaraniler'in Avrupalılar tarafından keşfedildikleri dönemde, alışılmış ilkel modelden özellikle iki noktada iyice uzaklaşmış olmaları dikkat çekicidir: Bir kere, kabilelerin ya da yerel toplulukların nüfus yoğunluğu oranı komşularına göre gözle görünür biçimde yüksektir; ikincisi, yerel toplulukların büyüklüğü Tropikal Orman'daki hiç bir toplumsal-siyasal birimle kıyaslanmayacak kadar fazladır. Bir kaç bin kişiyi barındıran Tupinamba köyleri elbette birer şehir değildir, ama komşu toplumların 'klasik' denebilecek nüfus ölçeğini aştıklarıda bir gerçektir. Nüfus artışı ve yoğunluğuna bağlı olarak, Şeflerde de başka hiç bir yerde rastlanmayan bir iktidar isteği görülür ki, bu da, imparatorluklar dışarda tutulursa, Amerikan vahşileri açısından alışılmamış bir tutumdur..." (sf. 171 ) Radikal bir biçimde gelişen bu değişim süreci Batılıların gelmesiyle kesintiye uğruyor. Clastres bu kesintinin nedeninin Conquistadorlar değil de "Toplumun kendisinin, ilkel bir toplum olarak gösterdiği tepki" (sf. 172 ) olduğunu, yani keşifle aynı zamana rastlayan "açıkca şefleri hedef almasa da, sonuçları bakımından şeflerin gücünü yok eden bir tür planlı  ayaklanma" (sf. 172) dan ileri geldiğini söylüyor. Daha sonra yeni dünyanın keşfinin yüz yıl daha geciktiğini varsayarak Brezilya kıyısında yaşayan yerli kabilelerinde baskıcı bir iktidarın, açıkca devletin oluşum sürecinin başlayabilirliğini sorgulamasına verdiği yanıt, tersinin iddia edilemeyeceği tahminler yapmanın kolay, ancak tehlikeli olduğu iddiasını içeriyor. Tupi-Guarani'leri ayaklanmaya kışkırtan nedenin ise alışılmamış bir olay olduğundan söz ediyor: "İlkel toplumda şeflik ve dil birbirine sıkı sıkıya bağlıdır; söz Şef'e tanınan tek güçtür... Ama Şef'lere ait olmayan bir başka söz, bir başka söylem daha vardır ki, bu sözlerin, bu söylemin sahipleri, 15-16. yüzyıllarda binlerce yerliyi çılgınca bir göçe kışkırtmışlar, tanrıların yurduna ulaşmak vaadiyle peşlerinden sürüklemişlerdi: Karailer'in, Peygamberler'in sözleri, bu sürükleyici, yıkıcı sözler, yerlileri toplumun kesinlikle sonu olacak bir şeyi yapmaya davet ediyorlardı. Peygamberler'in çağrısı, lanetli ülkeyi yani varolan toplumu terkedip 'Kötülüğün Ulaşmadığı Ülke'ye, ilahi mutluluğun toplumuna gitmeyi önermeleri, toplum yapısını ve onun kurallar sistemini ölüme mahkum etmek anlamına geliyordu." (sf. 172)&lt;br /&gt;"Bu ne demektir? Elleinde sözden başka güç bulunmayan peygamberler, yerlileri 'harekete' geçirebilir, ilkel toplumlarda olanaksız olan bir şeyi gerçekleştirebilir; farklı pek çok kabileyi dinsel bir göç hareketinde bir araya getirebilirlerdi... İlkel toplum her şeye rağmen bağımlılığa sürükleyen bir yazgı mı söz konusuydu? Bilemiyoruz. Ama ne olursa olsun, Peygamberler'in Şefler'e karşı başlattıkları ayaklanma hareketi her şeyi garip bir biçimde tersine çevirmiş, Peygamberler'e Şefler'in elinde olmayan bir güç sağlamıştır." (sf. 174) Clastres, gerçek iktidarın kökeninin 'Söz'de olup olamayacağını soruyor ve peygamberlerin, insanların efendisi olmadan önce gönülleri fethetmiş olabileceğine dikkat çekmesine rağmen kesin bir şey söylemekten kaçınıyor. Verdiği örneği de 'aşırı' olarak niteleyerek gerçekleşmesinin zor olduğunu vurguluyor. Ancak tarihin ilk büyük uygarlığı olan Sümerler'e baktığımızda liderlerinin tanrı-kral olduğunu görürüz. Tevrat'ın Sümer mitolojisini kaynak alarak yazıldığını göz önünde bulundurarak, tek tanrılı dinlerin peygamberlerinden Musa'nın İsrailoğullar'ını peşinden nasıl sürüklediğini hatırladığımızda, aklımıza acaba Sümerlerin başında da 'onları sürükleyen bir peygamber var mıydı?' sorusunu getirebiliriz.&lt;br /&gt;SONUÇ&lt;br /&gt;Dünya, on binlerce toplumun anası olmuştur. Gerek nesnel, gerek öznel koşulların devindirici olması sonucunda toplumlar kimi zaman birbirlerinden öylesine farklı hayat tarzlarını benimsemişlerdir ki, bir çoğunun kültürlerinin nedenselliği hala çözülebilmiş değildir-örneğin Eskimo örneğindeki gibi farklı bir kültürü olarak Bu bağlamda, insanı temel alarak bir şeyleri açıklamaya çalıştığımızda, her zaman paradoksal bir örneğin yapılmaya çalışılan genellemeyi kökünden sarstığını görebiliriz. İstisnaların kaideyi bozmadığı gibi bir kaçış yolu ise insana verilen değerin ölçüsünü gösterir. Son yüzyılda, Max Weber ve Nietzsche'nin ortaya attığı ve çağdaş etnologların genelde benimsediği "iktidarın özü ve varlığı şiddete dayanır ve iktidar, yüklemi olan şiddetten ayrı düşünülemez" gibi bir mantık dizgesi her zaman yapılagelen genelleştirme çabasının doğurmuş olduğu hatalı bir düşünce örneğinden başka bir şey değildir. Her ne kadar baskıcı otoriteden yoksun iktidara sahip olan bir toplumdaki liderin niteliğini baz alarak bütün iktidarlar 'şiddetten yoksundur' diyemezsek, baskıcı-otoriter iktidarlara bakıp da iktidar düşüncesi doğası gereği şiddetin özünü içerir diyemeyiz. &lt;br /&gt;Şu ana kadar tartıştığımız ve üzerinde odaklaştığımız toplum tiplerinde (ki bunlar Ortadoğu, Asya ve Amerika kıtalarıdır) üç türlü baskıcı iktidarın doğabileceğini öne sürdük: &lt;br /&gt;1. Göçebe toplumlar- sürekli bir savaş durumu-Savaş şefinin barış şefinin yerini alması-tek bir güç olarak otoritenin doğması...&lt;br /&gt;2. Nüfus artışı-kıtlık- toplumda ortaya çıkan huzursuzluklar-barış şefinin güç isteği-toplumun kabul etmesi durumunda olası bir yabancılaşma süreci...&lt;br /&gt;3. Doğaüstücülerin (Peygamber, Şaman, Ruhban vs...) kendini tanrının yansıması ilan etmesi -Söz'ün gücü ile toplumu peşinden sürüklemesi- yabancılaşmanın başlaması...&lt;br /&gt;Bunları hazırlayan koşulları tam olarak bilemesek de biraz düşündüğümüzde, toplumların genel bir evrimleşme sürecinden uzak olarak kendi nesnel ve öznel koşulları ile birlikte devindiğini söyleyebiliriz. Her ne kadar iktidar, toplumun izin verdiği ölçüde varolabiliyorsa da, baskıcı iktidarın ortaya çıkışı bazı özel koşulların sonucunda, toplumun izin verdiği ölçüde gerçekleşebilen bir yabancılaşma süreci olarak karşımıza çıkmaktadır. Ne var ki dünyadaki yüzlerce toplum tipi için üçe indirgenen bir genelleme olamaz, toplumlar daha detaylı incelendikçe onları devindiren çok farklı koşullar olabileceği  göz önünde bulundurularak her zaman için yeni süreçlerin ortaya çıkabileceğini de eklemeliyiz. &lt;br /&gt;İktidarın gerekli ya da gereksizliği tartışmasından çok, burada iktidarın baskıcı ya da baskıcı olmamasını tartıştık ve gördük ki eğer iktidar varsa baskıcı olmak zorunda değildir, ve eğer baskıcıysa onun önüne geçecek olan bireylerin gücüdür.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22716177-114043498410719709?l=imlasizarsiv.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/feeds/114043498410719709/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22716177&amp;postID=114043498410719709' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043498410719709'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043498410719709'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/2006/02/iktidar-a-g-s-1995.html' title='İKTİDAR/ A. A. &amp; G. S. 1995'/><author><name>imlasizarsiv</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04428847703781122760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-22716177.post-114043486244580672</id><published>2006-02-20T03:22:00.000-08:00</published><updated>2006-02-20T03:27:42.453-08:00</updated><title type='text'>SAATİN İÇİ/Salih Demirci</title><content type='html'>Basitleşsin diye gün &lt;br /&gt;Bu saatin içine &lt;br /&gt;Sakladık seni &lt;br /&gt;Diğer saatler &lt;br /&gt;Sussun istedik &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve işte görüyorsun &lt;br /&gt;Yağış, soluksuz devam ediyor &lt;br /&gt;Hadi iç &lt;br /&gt;Susuzluğunu bulmuşsunda &lt;br /&gt;Susmuşsun gibi iç &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gece hepten anlaşılmaz olsada &lt;br /&gt;Meraklanma, sanada &lt;br /&gt;İniş izni çıkacak &lt;br /&gt;Yalnızlığın nelerden oluşuyorsa &lt;br /&gt;Hepsini katacaksın &lt;br /&gt;Kuracağın gezegenin dibine &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayende &lt;br /&gt;Akrep efendiyle &lt;br /&gt;Yelkovan kardeşe &lt;br /&gt;Sus paylarını &lt;br /&gt;Takdim edince &lt;br /&gt;Problemsiz &lt;br /&gt;Bir havuz olacak &lt;br /&gt;Hayat&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/22716177-114043486244580672?l=imlasizarsiv.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/feeds/114043486244580672/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=22716177&amp;postID=114043486244580672' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043486244580672'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/22716177/posts/default/114043486244580672'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://imlasizarsiv.blogspot.com/2006/02/saatin-iisalih-demirci.html' title='SAATİN İÇİ/Salih Demirci'/><author><name>imlasizarsiv</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04428847703781122760</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
