Üç Hayat/ Alp Aslan
Los Angeles, Ocak-Montreal, Haziran 2004
***
Aydedenin üzerinden dünyayı seyrediyordum. Sıkılınca bir üst boyuttaki kapıyı aralayıp karanlık ve ıssızlıktan, binlerce zevkin aynı anda yaşandığı cümbüşe ve kargaşaya dalıyorum kayıp bir eğlence isteğiyle. Çünkü bir alt boyutta acıları, savaşları görmekten bıktım. Roma çılgınlığında tiksinç bir hedonizm denemesi. İçenler-yiyenler-kendilerinden geçenler, seks yapan karışık çiftler, daha fazla yemek yemek için kusanlar, yemekten çatlayıp ölenler, birbirlerini boğazlayanlar... O kadar abartılı bir eğlence ki bu… tiksiniyorum. Bu kadar acının yanıbaşında bu kadar eğlence? Utanç ve nefret kaplıyor benliğimi, helezonlar halinde yavaş yavaş. Nefretin oluşturduğu girdap, güneşin ardından bir kara delik gibi çullanıyor üzerime. Bir kabus bu, karabasan. Karadeliğin içinden milyarlarca renkli ışık beni yutmaya çalışıyor. Yıldızlardan birine sımsıkı tutunuyorum. Ama boşuna. Önce kollarım gerilmeye başlıyor. Korkunç bir acı bu. Parmaklarım parçalanıyor ve ben kopuyorum. Girdap beni yuttuktan sonra kapanıyor.
Boşluktayım. Havada asılı duruyorum. Renk hüzmesi beni ele geçirmiş. Vücudum pırıl pırıl parlıyor. Başım dönüyor, girdap dönmeye başlıyor. Helezonlar biçimimi değiştiriyor. Ellerim uzuyor, sonra ayaklarım. Başım. Gövdem kısalıyor. Birden aklıma tanrının midesinin içinde olabileceğim düşüncesi geliyor garip bir biçimde. Önce gülümsüyor sonra da kahkahayı koyuveriyorum. Deli gibi katıla katıla gülüyorum. Bir kabus bu! Tanrının midesinde kahkahalarla güldüren rengarenk bir kabus.
Tanrı yine saçmalıyor olmalı.
Renkler dağılmaya başlıyor. Büyük bir vakum tarafından çekilmeye başladım. Sonsuz bir hızla ve bilincimi kaybederek, belki de sonsuzluğa doğru uçuyorum…
…
İleride minik bir siyahlık görünüyor.
Doğum ve ölüm. Uyku. Ve geriye kalan, sonsuz rüyalar diyarının dışında yaşadığımız, kısacık zaman dilimindeki, hayat dediğimiz anlamsızlıklar kumpanyası. Sonsuzlukta kısacık acılar ve sevinçler durağı. Anlam yaratmaya çabaladığımız ama sonunda milyarlarca benzerinden başka da bir şey yaratamadığımız, tüketime ve yoketmeye sattığımız değerli zaman aralığı. Sonrası hiçlik. Öncesi de hiçlik değil miydi zaten?
Ne için? Kim için?
Bilmiyorum.
1. Hayat-Giriş
SSCB. 1944 yılı. Odesa-Simferepol treni. Yemek vagonu, saat gece bir suları.
Üçüncü kadeh votkayı da dipliyorum. Acı biberli alkol boğazımı yakarak mideme iniyor. Karşımdakine bakıyorum. Suratında pis bir gülümseme var. Dördüncü kadehleri de doldurduktan sonra işaret ediyor. Genç kız bir şişe daha votkayla geliyor. Kızla gözgöze geliyoruz. Büyük mavi gözlerinin içinde kayboluyorum. İçmemeliydim. Ama hayatın boktan gerçeği alkolün yarattğı tatlı hayal dünyası karşısında kaybetmeye mahkum.
Kendimi tanıtmayı unuttum: Katilim ben. Çeka’nın kadrolu katili. Komünist partiye kayıtlı bir cellat. Devrimde ve savaşta gösterdiği başarılardan dolayı onurlandırılmış bir kahraman. Ama ellerindeki kanı hiç bir şekilde temizleyemeyecek olan bir günahkar. Partiye ve devrime inancını yıllar önce yitirmiş bir zavallı. Kurbanıyla aynı masada, beraber içki içecek kadar aşağılık.
2. Hayat-Giriş
Nepal. 1997 yılı. Katmandu-Jiri yolu.
Hava bozuyor. Sis, ardından da kötü bir tipi. Isı –15 ve düşmeye devam ediyor. Korkmaya başlıyorum. Hava bu şekilde giderse asla mola yerine ulaşamayız. Sert bir rüzgar esiyor. Şimdi küçük buz tanecikleri suratıma vurmaya başladı. Dayanmalıyım. Arkamdaki dört kişinin hayatı ellerimde. Ve kendi hayatım. Yolu seçmekte zorlanıyorum. Durmamalıyım. Hiç bir şey göremiyorum, içgüdülerime güvenmek zorundayım. Yaklar acı acı böğürüyor. Haklılar. Birden beynimde bir uğultu başlıyor. Yolu değiştiriyorum. İçimde çelişki fırtınaları kopsa bile başka bir seçeneğimin olmadığını biliyorum. Adımlarımı hızlandırıyorum. Arkamdakiler kendilerini kayıtsız şartsız bana teslim etmiş durumda. Onları yüzüstü bırakamam. Yol uzadıkça uzuyor. İki saat kadar sonra ulaşmak istediğim yere varıdığımızda sanki iki yüzyıl geçmiş gibi. Ekiptekilerin bazıları soğuk ısırığına yakalanmış, ilgilenmem gerek.
İçeri giriyoruz. Genişçe bir mağara ağzı. Asıl sığınak biraz daha ileride gizlenmiş. Giriyoruz. Girer girmez de pusuya yatmış gerillalarla karşılaşıyoruz aniden. Hepsinin silahı üzerimize doğrulmuş. “Silahlarınızı indirin” diyorum, “düşman değiliz.” Karşımda duran bir zamanlar yoldaşım, kardeşim olan Dipak: “Ne yüzle geldin buraya?” diyor. “Bak!” diyorum. “Dışarıda fırtına var ve başka seçeneğimiz yoktu.” Gözlerim diğerlerini tarıyor tek tek, çoğunu tanıyorum. Ve köşede O’nu görüyorum. O!
Yüreğim karıncalanıyor, ellerim sırılsıklam.
İhanetin bedeli nedir diye şimdi sorsalar sanırım gülüp geçerim. Ama o zamanlar… bir Liderdim. Harekette önemli biri. Her şeyi yapabilecek güçteydim. Güçlüydüm. Çok güçlü. Tek bir zayıf noktam vardı. Yakalandığımda çok işkence gördüm. Anlatılamaz şeyler. Dayandım. Ama onlar baştan beri biliyormuş zayıf noktamı. Yani, sevdiğim kadını. “Öldürürüz” dediler. Düşündüm. Çok düşündüm. Sevgim ağır bastı. Ve ihanet ettim.
Adım haine çıktıktan sonra sevdiğim kadın en yakın dostum, yoldaşımla birlikte olmaya başladı. Yüreğimi buzla kapladım. Bir haindim. Belki de tek suçum sevdiğim kadını korumaktı, diğer insanların hayatı pahasına. Ama kime anlatabilirdim ki? Kime neyi ispatlayabilirdim? Benim için anlamlar tükenmişti.
İnançlarla beraber.
1. Hayat-Gelişme
İlk cinayetimi dün gibi hatırlıyorum. 16 yaşındaydım. Çar’ın askerlerinden birini iple boğmuştum. Zavallı boşuna çırpınıyordu, o an kendimden geçmiştim. Daha sonra ölüye uzun uzun baktığımı hatırlıyorum, kendimden geçerek. Kendime geldikten sonra çizmelerini almıştım, ama giyemeyip atmıştım onları. Ellerimi defalarca yıkadığımı hatırlıyorum bir de, ellerime kan bulaştığını mı düşünmüştüm bilemiyorum. Yıllar sonra bu ayrıntıları hatırlamak içimi ürpertiyor.
Karşımdakine bakıyorum. Hiçbir alıp veremediğim yok onunla. Politik bir cinayet daha. Emir büyük yerden. Karşımdaki düşüncelerimden ve öldürüleceğinden habersiz garson kızla şakalaşıyor. Midem bulanıyor. Onu öldürmek istemiyorum. Artık Tanrı olmak istemiyorum!
Ama mecburum.
3. Hayat-Giriş
1976 aralığı. Las Vegas, Nevada. Tropicana’nın barında oturuyorum. Şansın yüzüme güldüğü bir gün. Rulette yüklüce kazanmıştım. Siyah 17 ile! Kocaman bir puro yakıyorum. Akrep geceyarısına gözkırpıyor. Poker zamanı. İlk elleri kaybetmeye zorunlu olduğun 2 saat seni bekliyor.
Yavaş yavaş masadakileri tanımaya başlıyorsun. Tepkilerini. Küçük, minicik jestlerden anlamlar çıkarıyorsun. Kim ciddi, kim blöf yapıyor anlamaya çabalıyorsun. Pot yükseltiyor, blöf yapıyor, kaçak oynuyor ve herşeyi deneyerek oyun tarzlarını çözmeye başlıyorsun. Yavaş yavaş...
...
Saat 05’e doğru oyun iyice kızışmıştı. Genelde olduğu gibi sonlara doğru iki kişi kalmaya başlamıştık. Pot giderek büyüyordu. Rakibim oyunu sertleştirmeye çalışıyor bense kaçamak oynuyordum. Amacım onu üzerime çekmekti.
Başardım da. İki valeyle yaptım bunu. Blöf. Pokerin en riskli ancak en heyecan verici hareketi. Tüm paramı sürdüm ortaya. Rest!
Gördü.
Kağıtlarını açmaya başladı. Yalnızca iki kızı varmış. Kazandı.
O da blöf yapıyormuş.
Ama ben kaybettim, hem de herşeyimi.
2. Hayat-Son
“Burayı haketmiyorsun!” diye bağırdığında da diyecek bir şeyim yoktu. Dışarı çıktım. Mağara girişi de beni donmaktan koruyabilirdi. Yakların sıcaklığından faydalanıp uzandım. Rüyamda, kabusumda mı demeliyim, onu gördüm. Mutluyduk. Çocuklarımız vardı. Dipak hala dostumuzdu. O’nun da karısı ve çocukları vardı.
Makineli sesiyle uyandım. Hızla sığınağa girdim. Gerillalar içeride cansız bir şekilde yatıyordu. Sevdiğim kadın ve Dipak da. Kafama bir kaleşnikov dayalıydı; lanet olası hayatlarını kurtardığım, rehberliklerini yaptığım Batılılar kontragerillaymış. Ve ben onları buraya, en son getirmem yere getirdim. “Bize lazımsın” dediler. “Bizi çıkarırsan hayatta kalırsın!”
Haykırarak üzerlerine saldırdım.
En son hissettiğim şey kafatasımın parçalanmasıydı.
3. Hayat-Son
Nasıl olduğunu hiç bir zaman çözememiştim. Ta ki ocak 77’de öldüğüm güne kadar.
Ucuz bir otel odasında soğuk bir Vegas gününde kalp krizinden öldüğüm gün anladım herşeyi. Rakibimin, nasıl ve neden, hangi cesaretle ölümüne girdiğim blöfümü gördüğünü? Hangisi daha acıydı? Bilemedim.
Herşeyini ortaya sürmüştü. Kaybetmeye çalışırken kazandı. O zamana kadar hep kaybedermiş. Evini, karısını, sevdiği ne varsa kumarda kaybetmiş biri olarak son oyununu oynuyordu. Ve ilk kez gerçekten kazanıyordu.
İntihar ederken bunu çok düşünmüş müdür acaba? Sanırım kaybederek intihar etmek istiyordu. Çünkü kazandığı paraları kaldığı otelin balkonundan aşağı saçmış.
1. Hayat-Son
Sarhoş olunca koluna giriyorum. Kompartımana gidiyoruz. Daha doğrusu gider gibi yapıyoruz. Vagonun kapısını açıp onu aşağıya fırlatıyorum. Son kadehi zehirli olduğu için düştükten bir süre sonra ölecek.
Pravda ise haberi manşetten büyük bir ‘üzüntüyle’ vererek, olayın kaza olduğunu söyleyecek.
Sistem de katiller sayesinde ayakta kalacak.
Ama artık bensiz olarak, şimdi son cinayetin zamanı!
Hayat...
Büyük bir uğultu var beynimin derinliklerinde hapsolmuş.
Aydedenin üzerinden dünyayı seyreylerken
Bir kadeh votka daha boşaltıyorum beynime.
Uğultu azalıyor.
Tamamen dinmesi için bir kadeh daha gerekebilir. Belki birden fazla, emin değilim.
***
Aydedenin üzerinden dünyayı seyrediyordum. Sıkılınca bir üst boyuttaki kapıyı aralayıp karanlık ve ıssızlıktan, binlerce zevkin aynı anda yaşandığı cümbüşe ve kargaşaya dalıyorum kayıp bir eğlence isteğiyle. Çünkü bir alt boyutta acıları, savaşları görmekten bıktım. Roma çılgınlığında tiksinç bir hedonizm denemesi. İçenler-yiyenler-kendilerinden geçenler, seks yapan karışık çiftler, daha fazla yemek yemek için kusanlar, yemekten çatlayıp ölenler, birbirlerini boğazlayanlar... O kadar abartılı bir eğlence ki bu… tiksiniyorum. Bu kadar acının yanıbaşında bu kadar eğlence? Utanç ve nefret kaplıyor benliğimi, helezonlar halinde yavaş yavaş. Nefretin oluşturduğu girdap, güneşin ardından bir kara delik gibi çullanıyor üzerime. Bir kabus bu, karabasan. Karadeliğin içinden milyarlarca renkli ışık beni yutmaya çalışıyor. Yıldızlardan birine sımsıkı tutunuyorum. Ama boşuna. Önce kollarım gerilmeye başlıyor. Korkunç bir acı bu. Parmaklarım parçalanıyor ve ben kopuyorum. Girdap beni yuttuktan sonra kapanıyor.
Boşluktayım. Havada asılı duruyorum. Renk hüzmesi beni ele geçirmiş. Vücudum pırıl pırıl parlıyor. Başım dönüyor, girdap dönmeye başlıyor. Helezonlar biçimimi değiştiriyor. Ellerim uzuyor, sonra ayaklarım. Başım. Gövdem kısalıyor. Birden aklıma tanrının midesinin içinde olabileceğim düşüncesi geliyor garip bir biçimde. Önce gülümsüyor sonra da kahkahayı koyuveriyorum. Deli gibi katıla katıla gülüyorum. Bir kabus bu! Tanrının midesinde kahkahalarla güldüren rengarenk bir kabus.
Tanrı yine saçmalıyor olmalı.
Renkler dağılmaya başlıyor. Büyük bir vakum tarafından çekilmeye başladım. Sonsuz bir hızla ve bilincimi kaybederek, belki de sonsuzluğa doğru uçuyorum…
…
İleride minik bir siyahlık görünüyor.
Doğum ve ölüm. Uyku. Ve geriye kalan, sonsuz rüyalar diyarının dışında yaşadığımız, kısacık zaman dilimindeki, hayat dediğimiz anlamsızlıklar kumpanyası. Sonsuzlukta kısacık acılar ve sevinçler durağı. Anlam yaratmaya çabaladığımız ama sonunda milyarlarca benzerinden başka da bir şey yaratamadığımız, tüketime ve yoketmeye sattığımız değerli zaman aralığı. Sonrası hiçlik. Öncesi de hiçlik değil miydi zaten?
Ne için? Kim için?
Bilmiyorum.
1. Hayat-Giriş
SSCB. 1944 yılı. Odesa-Simferepol treni. Yemek vagonu, saat gece bir suları.
Üçüncü kadeh votkayı da dipliyorum. Acı biberli alkol boğazımı yakarak mideme iniyor. Karşımdakine bakıyorum. Suratında pis bir gülümseme var. Dördüncü kadehleri de doldurduktan sonra işaret ediyor. Genç kız bir şişe daha votkayla geliyor. Kızla gözgöze geliyoruz. Büyük mavi gözlerinin içinde kayboluyorum. İçmemeliydim. Ama hayatın boktan gerçeği alkolün yarattğı tatlı hayal dünyası karşısında kaybetmeye mahkum.
Kendimi tanıtmayı unuttum: Katilim ben. Çeka’nın kadrolu katili. Komünist partiye kayıtlı bir cellat. Devrimde ve savaşta gösterdiği başarılardan dolayı onurlandırılmış bir kahraman. Ama ellerindeki kanı hiç bir şekilde temizleyemeyecek olan bir günahkar. Partiye ve devrime inancını yıllar önce yitirmiş bir zavallı. Kurbanıyla aynı masada, beraber içki içecek kadar aşağılık.
2. Hayat-Giriş
Nepal. 1997 yılı. Katmandu-Jiri yolu.
Hava bozuyor. Sis, ardından da kötü bir tipi. Isı –15 ve düşmeye devam ediyor. Korkmaya başlıyorum. Hava bu şekilde giderse asla mola yerine ulaşamayız. Sert bir rüzgar esiyor. Şimdi küçük buz tanecikleri suratıma vurmaya başladı. Dayanmalıyım. Arkamdaki dört kişinin hayatı ellerimde. Ve kendi hayatım. Yolu seçmekte zorlanıyorum. Durmamalıyım. Hiç bir şey göremiyorum, içgüdülerime güvenmek zorundayım. Yaklar acı acı böğürüyor. Haklılar. Birden beynimde bir uğultu başlıyor. Yolu değiştiriyorum. İçimde çelişki fırtınaları kopsa bile başka bir seçeneğimin olmadığını biliyorum. Adımlarımı hızlandırıyorum. Arkamdakiler kendilerini kayıtsız şartsız bana teslim etmiş durumda. Onları yüzüstü bırakamam. Yol uzadıkça uzuyor. İki saat kadar sonra ulaşmak istediğim yere varıdığımızda sanki iki yüzyıl geçmiş gibi. Ekiptekilerin bazıları soğuk ısırığına yakalanmış, ilgilenmem gerek.
İçeri giriyoruz. Genişçe bir mağara ağzı. Asıl sığınak biraz daha ileride gizlenmiş. Giriyoruz. Girer girmez de pusuya yatmış gerillalarla karşılaşıyoruz aniden. Hepsinin silahı üzerimize doğrulmuş. “Silahlarınızı indirin” diyorum, “düşman değiliz.” Karşımda duran bir zamanlar yoldaşım, kardeşim olan Dipak: “Ne yüzle geldin buraya?” diyor. “Bak!” diyorum. “Dışarıda fırtına var ve başka seçeneğimiz yoktu.” Gözlerim diğerlerini tarıyor tek tek, çoğunu tanıyorum. Ve köşede O’nu görüyorum. O!
Yüreğim karıncalanıyor, ellerim sırılsıklam.
İhanetin bedeli nedir diye şimdi sorsalar sanırım gülüp geçerim. Ama o zamanlar… bir Liderdim. Harekette önemli biri. Her şeyi yapabilecek güçteydim. Güçlüydüm. Çok güçlü. Tek bir zayıf noktam vardı. Yakalandığımda çok işkence gördüm. Anlatılamaz şeyler. Dayandım. Ama onlar baştan beri biliyormuş zayıf noktamı. Yani, sevdiğim kadını. “Öldürürüz” dediler. Düşündüm. Çok düşündüm. Sevgim ağır bastı. Ve ihanet ettim.
Adım haine çıktıktan sonra sevdiğim kadın en yakın dostum, yoldaşımla birlikte olmaya başladı. Yüreğimi buzla kapladım. Bir haindim. Belki de tek suçum sevdiğim kadını korumaktı, diğer insanların hayatı pahasına. Ama kime anlatabilirdim ki? Kime neyi ispatlayabilirdim? Benim için anlamlar tükenmişti.
İnançlarla beraber.
1. Hayat-Gelişme
İlk cinayetimi dün gibi hatırlıyorum. 16 yaşındaydım. Çar’ın askerlerinden birini iple boğmuştum. Zavallı boşuna çırpınıyordu, o an kendimden geçmiştim. Daha sonra ölüye uzun uzun baktığımı hatırlıyorum, kendimden geçerek. Kendime geldikten sonra çizmelerini almıştım, ama giyemeyip atmıştım onları. Ellerimi defalarca yıkadığımı hatırlıyorum bir de, ellerime kan bulaştığını mı düşünmüştüm bilemiyorum. Yıllar sonra bu ayrıntıları hatırlamak içimi ürpertiyor.
Karşımdakine bakıyorum. Hiçbir alıp veremediğim yok onunla. Politik bir cinayet daha. Emir büyük yerden. Karşımdaki düşüncelerimden ve öldürüleceğinden habersiz garson kızla şakalaşıyor. Midem bulanıyor. Onu öldürmek istemiyorum. Artık Tanrı olmak istemiyorum!
Ama mecburum.
3. Hayat-Giriş
1976 aralığı. Las Vegas, Nevada. Tropicana’nın barında oturuyorum. Şansın yüzüme güldüğü bir gün. Rulette yüklüce kazanmıştım. Siyah 17 ile! Kocaman bir puro yakıyorum. Akrep geceyarısına gözkırpıyor. Poker zamanı. İlk elleri kaybetmeye zorunlu olduğun 2 saat seni bekliyor.
Yavaş yavaş masadakileri tanımaya başlıyorsun. Tepkilerini. Küçük, minicik jestlerden anlamlar çıkarıyorsun. Kim ciddi, kim blöf yapıyor anlamaya çabalıyorsun. Pot yükseltiyor, blöf yapıyor, kaçak oynuyor ve herşeyi deneyerek oyun tarzlarını çözmeye başlıyorsun. Yavaş yavaş...
...
Saat 05’e doğru oyun iyice kızışmıştı. Genelde olduğu gibi sonlara doğru iki kişi kalmaya başlamıştık. Pot giderek büyüyordu. Rakibim oyunu sertleştirmeye çalışıyor bense kaçamak oynuyordum. Amacım onu üzerime çekmekti.
Başardım da. İki valeyle yaptım bunu. Blöf. Pokerin en riskli ancak en heyecan verici hareketi. Tüm paramı sürdüm ortaya. Rest!
Gördü.
Kağıtlarını açmaya başladı. Yalnızca iki kızı varmış. Kazandı.
O da blöf yapıyormuş.
Ama ben kaybettim, hem de herşeyimi.
2. Hayat-Son
“Burayı haketmiyorsun!” diye bağırdığında da diyecek bir şeyim yoktu. Dışarı çıktım. Mağara girişi de beni donmaktan koruyabilirdi. Yakların sıcaklığından faydalanıp uzandım. Rüyamda, kabusumda mı demeliyim, onu gördüm. Mutluyduk. Çocuklarımız vardı. Dipak hala dostumuzdu. O’nun da karısı ve çocukları vardı.
Makineli sesiyle uyandım. Hızla sığınağa girdim. Gerillalar içeride cansız bir şekilde yatıyordu. Sevdiğim kadın ve Dipak da. Kafama bir kaleşnikov dayalıydı; lanet olası hayatlarını kurtardığım, rehberliklerini yaptığım Batılılar kontragerillaymış. Ve ben onları buraya, en son getirmem yere getirdim. “Bize lazımsın” dediler. “Bizi çıkarırsan hayatta kalırsın!”
Haykırarak üzerlerine saldırdım.
En son hissettiğim şey kafatasımın parçalanmasıydı.
3. Hayat-Son
Nasıl olduğunu hiç bir zaman çözememiştim. Ta ki ocak 77’de öldüğüm güne kadar.
Ucuz bir otel odasında soğuk bir Vegas gününde kalp krizinden öldüğüm gün anladım herşeyi. Rakibimin, nasıl ve neden, hangi cesaretle ölümüne girdiğim blöfümü gördüğünü? Hangisi daha acıydı? Bilemedim.
Herşeyini ortaya sürmüştü. Kaybetmeye çalışırken kazandı. O zamana kadar hep kaybedermiş. Evini, karısını, sevdiği ne varsa kumarda kaybetmiş biri olarak son oyununu oynuyordu. Ve ilk kez gerçekten kazanıyordu.
İntihar ederken bunu çok düşünmüş müdür acaba? Sanırım kaybederek intihar etmek istiyordu. Çünkü kazandığı paraları kaldığı otelin balkonundan aşağı saçmış.
1. Hayat-Son
Sarhoş olunca koluna giriyorum. Kompartımana gidiyoruz. Daha doğrusu gider gibi yapıyoruz. Vagonun kapısını açıp onu aşağıya fırlatıyorum. Son kadehi zehirli olduğu için düştükten bir süre sonra ölecek.
Pravda ise haberi manşetten büyük bir ‘üzüntüyle’ vererek, olayın kaza olduğunu söyleyecek.
Sistem de katiller sayesinde ayakta kalacak.
Ama artık bensiz olarak, şimdi son cinayetin zamanı!
Hayat...
Büyük bir uğultu var beynimin derinliklerinde hapsolmuş.
Aydedenin üzerinden dünyayı seyreylerken
Bir kadeh votka daha boşaltıyorum beynime.
Uğultu azalıyor.
Tamamen dinmesi için bir kadeh daha gerekebilir. Belki birden fazla, emin değilim.

0 Comments:
Post a Comment
<< Home